FİKİR İZLERİ ESERLERİM /AYŞE KÜÇÜKIŞIK
FİKİR İZLERİ
📚 Derleme Kitapta Yayımlanan Yazım
(Fikir İzleri yazısının derleme kitapta yayımlanan versiyonu aynen buraya)
👇
Orta okulda hikaye yarışmasına katılarak ödül almıştım.
Öğretmenim şehirlerarası yarışmaya da
götürmek istedi fakat babam izin vermemişti. Ödül almak beni daha çok yazmaya
teşvik etti. Şiir yazdım, radyolarda yayınlandı ama babamdan korkuma rumuz
isimle yayınlandı. Daha sonra bir sitede yazdım ama zamanla o site kapandı
sanırım. Yazlarımla ilgili bilgi almak istedim ama kimseye ulaşamadım.
O kadar emek boşa gitmişti. Muhatap yoktu
yani.
Bir gün emin değilim ama sanırım Instagram’da dolaşırken
Fikir İzleri karşıma çıktı.
“Her Kalem
bir söz, her fikir bir iz bırakır... “yazıyordu.
Burası belki benim hayallerime açılan kapı
olabilirdi.
Hayallerin Öyküsü Kitabında belirtildiği gibi hayallerimizin
öyküsünü yazarken, kanadı kırık bir kuş gibi çaresiz olsam da hayallerim için çırpınırken
ben de insanlara bir iz bırakabilirim.
Tabi ben iz bırakırken, diğer yazar
arkadaşlarımdan bana izler kalabilir.
“Neden olmasın ki? “dedim. Kendi kendime.
Evet benim de fikirlerimi, şiirlerimi yayınlayacağım bir
platform bulmuştum. Hemen yükledim ama nasıl bir yol izleyeceğimi bilemedim. Bu
esnada hiç zorluk yaşamadım. Çünkü muhatabım vardı.
Samimi Cuma günü sohbetleri ile, cana yakın
personeli ile abla kardeş gibi oldum. Çok güzel kitaplarını okumaya başladım. Kendimi
boşlukta hissettiğimde yeniden yazmaya başladım.
O yüzden Fikir İzleri her yazarın, her okurun kendini
evinde gibi hissedeceği ikinci bir ailesidir diyorum.
AYŞE KÜÇÜKIŞIK
BİR TOPLUM NE ZAMAN SUSMAYA BAŞLAR?
Kadın Haklarının İzinde: İki Büyük Önderin Aynasında Kadın
Kadın… İnsanın mayası, hayatın hafızası, toplumun sesidir.
Onun değeri; çağların, kültürlerin ve coğrafyaların ötesine uzanan bir hakikat olarak hep var olmuştur.
Bugün Kadın Hakları Günü vesilesiyle, kadına bakışıyla insanlığı yücelten iki büyük önderi; Peygamber Efendimizi ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü aynı satırlarda buluşturmak, bir minnet borcudur.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kadının insanlık onurunu koruyan en güçlü duruşlardan birini sergilemiştir.
“Kız çocuklarıyla imtihan olunan kimse onlara güzel davranırsa, onlar onun için cehenneme perdedir,” buyururken, kadının değerini yalnız sözle değil, hayatın içinden bir örneklikle göstermiştir.
Eşleriyle olan nezaketi, kızlarıyla kurduğu sevgi dolu bağ ve kadınların eğitimine verdiği destek, o dönemin karanlığını aydınlatan bir devrim niteliğindedir.
Onun rehberliğinde kadın; hak sahibi, söz sahibi ve insanlığın onurunda ortak bir insan olarak kabul edilmiştir.
Atatürk ise, asırlar sonra aynı değerin modern dünyadaki karşılığını kuran bir lider olarak tarihe geçmiştir.
“Kadınlarını geri bırakan toplum, yarısı zincirli bir toplumdur,” diyerek, Türkiye’nin geleceğini kadınların özgürlüğü ve eğitimi üzerine inşa etmiştir.
Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi, yalnız bir yasal düzenleme değil; bir zihniyet devrimidir.
Atatürk’e göre kadın, yalnızca evin değil; bilimin, sanatın, siyasetin ve üretimin de asli mimarıdır.
Bugün, Fikir İzleri’nde yazılan her kelime, aslında aynı ortak düşünceye dokunur:
Kadın hakları bir lütuf değil; insan olmanın doğal hakkıdır.
Kadın, toplumun yükü değil; geleceğin taşıyıcısıdır.
Kadının özgürlüğü, bir ülkenin bağımsızlığına giden yolun ilk adımıdır.
Bu nedenle Kadın Hakları Günü, sadece bir anma değil; bir söz verme günüdür.
Eşitliğin, adaletin ve saygının her alanda var olması için verilen bir sözdür bu.
Tüm kadınların hak ettiği dünyaya kavuşması dileğiyle…
Saygıyla, sevgiyle ve umutla. ✨?
AYŞE KÜÇÜKIŞIK
DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ

DÜNYA İNSAN HAKLARI GÜNÜ
İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen en temel gerçek şudur: Her insan, yalnızca insan olduğu için değerlidir. Irkı, dili, dini, inancı, cinsiyeti, düşüncesi, yaşı ya da toplumsal konumu ne olursa olsun, herkes aynı onuru taşır ve aynı hakların sahibidir. Bu haklar, hiçbir güç tarafından verilemez; çünkü insanın doğuştan getirdiği en doğal mirasıdır.Ayrıca bu haklar, kimsenin lütfu değil; insan olmanın doğal sonucudur.
Bugün, dünyada hâlâ milyonlarca insan özgürlük, adalet ve eşitlik talep ediyor. Kimi savaşlardan kaçıyor, kimi adaletsizlikle mücadele ediyor, kimi ise sırf kim olduğu için ayrımcılığa uğruyor. İşte bu yüzden Dünya İnsan Hakları Günü, sadece bir kutlama değil; bir hatırlatma ve sorumluluk çağrısıdır.
Her birimizin görevi; adalete sahip çıkmak, haksızlığa sessiz kalmamak ve insan onurunu her koşulda korumaktır. Çünkü insan hakları sadece belgelerde yazılı maddeler değil, yaşamın ta kendisidir..
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), asırlardan önce insanların birbirine karşı sorumluluklarını, adaletin önemini ve hakkın korunmasını öğütlemiştir: “İnsanlara merhamet etmeyene, Allah da merhamet etmez.” Onun Veda Hutbesi’nde söylediği şu sözler, bugün hâlâ insan haklarının temel direkleri arasındadır: “Ey insanlar! Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba üstünlüğü yoktur.” Bu çağrı, insan onurunun evrenselliğini ilan eden en güçlü seslerden biridir.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk ise, insan haklarının modern anlamda yerleşmesi için yüzyıllar ileri bir vizyon ortaya koymuştur. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi, eğitimde fırsat eşitliği, hukukta adalet ve toplumsal özgürlükler konusunda attığı adımlar, Türkiye’nin çağdaş bir toplum olmasının temel taşlarıdır. Atatürk’ün şu sözü bugün de yolumuzu aydınlatır: “Yurtta sulh, cihanda sulh.” Çünkü barışın olduğu yerde, insan hakları filizlenir; hakların korunmadığı yerde ise barış solup gider.
Dünya İnsan Hakları Günü, sadece kutlama değil; aynı zamanda bir hatırlatma günüdür. Komşumuzun hakkı, çocukların güvenliği, kadınların onuru, yaşlıların huzuru, engellilerin eşitliği, ezilenlerin sesi, yoksulların umudu… Bunların hepsi birer insan hakkıdır. Bu haklar korunmadığında dünya eksilir, biri ihlal edildiğinde insanlık yara alır.
Bugün, bize düşen en büyük görev; hem kendi haklarımızın bilincinde olmak hem de başkalarının haklarını savunmaktır. Adalet, eşitlik ve özgürlük ancak birlikte savunulduğunda gerçek anlamını bulur.
İnsan haklarının gölgesinde değil, ışığında yaşayan bir dünya dileğiyle…
AYŞE KÜÇÜKIŞIK
BİR GÜNLÜK İNSANLIK
Takvim yaprağı sessizce düştü.
Kimse fark etmedi.
Oysa o gün, 20 Aralıktı.
Bir şehir düşün. Aynı sokakta yürüyen yüzlerce insan…
Aynı kaldırımı paylaşan ama birbirinin yükünü bilmeyen.
Bir kadın sabah çantasına ekmek koydu, bir başkası akşam eve ne götüreceğini düşündü.
Bir çocuk defterine hayaller çizdi, bir diğeri hayal kurmamayı öğrendi.
Dayanışma, yüksek sesle söylenen bir kelime değildir.
Bazen bir kapının önüne bırakılan poşettir.
Bazen “Buradayım” demeden yanında durmaktır.
Bazen de hiç tanımadığın birinin acısına, kendi kalbinde yer açabilmektir.
O gün bir adam, elindeki son parayla iki çay aldı.
Birini kendine, birini karşı masadaki yabancıya.
Konuşmadılar.
Ama masada bir sessizlik paylaşıldı.
İnsanlığın en sade hâliydi bu.
Uluslararası İnsan Dayanışma Günü, bize büyük sözler verdirmez.
Sadece şunu hatırlatır:
Dünya, tek başına güçlü olanların değil;
birbirini fark edenlerin omuzlarında döner.
Belki bugün kimse bu günü hatırlamayacak.
Ama birinin yükü hafiflerse,
bir kalp “yalnız değilim” derse,
takvim yaprağı görevini yapmış olur.
Çünkü dayanışma,özel günlerde değil,insan olduğumuzu hatırladığımız anlarda başlar.
AYŞE KÜÇÜKIŞIK
21 ARALIK – EN UZUN GECE
Yılın en uzun gecesi…
Karanlığın zamanı biraz daha uzattığı, sessizliğin içimize doğru derinleştiği gece.
Güneş, en uzak noktasında durur; ama bu bir vazgeçiş değil, bir dönüm noktasıdır.
21 Aralık, karanlığın zirveye ulaştığı andır.
Ve tam da bu yüzden, ışığa en yakın olduğumuz gecedir.
Çünkü geceler bu noktadan sonra kısalmaya, günler uzamaya başlar.
İnsan da böyledir.
En uzun geceleri yaşadığında, sabaha en yakın olduğu andadır aslında.
Bir düşünce, bir umut, küçük bir ışık…
Karanlığı delip geçen şey çoğu zaman büyük değildir.
Bu gece, biraz durup dinlemek içindir.
Geçen yılı, içimizde kalanları, söylenemeyenleri düşünmek için.
Ve sabırla beklemek için:
Işığın yeniden yolunu bulacağı sabahları.
En uzun gece geçer.
Güneş geri döner.
Ve hayat, usul usul aydınlanmaya devam eder.
AYŞE KÜÇÜKIŞIK
27 ARALIK 1919: ATATÜRK’ÜN ANKARA’YA GELİŞİ
27 Aralık 1919, Türk milletinin kaderini değiştiren sessiz ama derin bir başlangıcın tarihidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Ankara’ya gelişi, yalnızca bir şehre varış değil; bağımsızlık yolunda atılan en kararlı adımlardan biridir.
İstanbul’un işgal altında olduğu, milletin umuda en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde Ankara; direnişin, aklın ve örgütlü mücadelenin merkezi olarak seçilmiştir. Atatürk’ün Ankara’yı tercih etmesi tesadüf değil, ileri görüşlü bir stratejinin sonucudur. Anadolu’nun kalbinde yer alan bu şehir, Millî Mücadele’nin yönetileceği güvenli bir merkez olmuştur.
Atatürk, Ankara’ya geldiğinde Seymenler tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmıştır. Bu karşılama, halkın mücadeleye olan inancının ve kararlılığının açık bir göstergesidir. O gün atılan adımlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerini oluşturmuştur.
27 Aralık, yalnızca geçmişte kalan bir tarih değildir. Aynı zamanda bağımsızlık ruhunu, birlik ve beraberliği hatırlatan güçlü bir simgedir. Bugün özgür bir ülkede yaşıyorsak, bu topraklarda verilen o büyük mücadelenin eseridir.
Bu anlamlı günü saygı, minnet ve gururla anıyoruz.
AYŞE KÜÇÜKIŞIK
3 OCAK – MERSİN’İN KURTULUŞU
Bazı sabahlar vardır; güneş her zamanki gibi doğar ama şehir başka uyanır.
3 Ocak sabahı Mersin, işte böyle bir gündü.
Akdeniz’in üzerine usulca yayılan ışık, yalnızca yeni bir günü değil; yıllardır beklenen bir özgürlüğü de müjdeliyordu. Deniz aynı denizdi belki, fakat dalgalar kıyıya bugün başka vuruyordu. Sanki her biri, bu toprakların artık hür olduğunu fısıldıyordu.
Ersin, o sabahı hiç unutmadı.
Aradan yıllar geçmiş olsa da, 3 Ocak onun belleğinde hep taze kaldı.
O gün Mersin sokakları sessizdi. Bu sessizlik korkudan değil, bekleyiştendi. Kapılar kapalıydı ama umut açıktı. Pencerelerde gözler ufka kilitlenmiş, yürekler aynı sorunun cevabını bekliyordu:
“Bugün o gün mü?”
Bu şehir çok şey görmüştü. İşgali, yokluğu, ayrılığı… Ama teslimiyeti hiç öğrenmemişti. Kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla herkes aynı inancı taşıyordu:
Bu topraklar boyun eğmez.
Ve beklenen an geldi.
Türk askerinin ayak sesleri yankılandı sokaklarda. O ses, yalnızca bir ordunun gelişi değildi; yıllardır bastırılmış bir milletin ayağa kalkışıydı. Kapılar açıldı, gözler doldu, dudaklardan dualar taştı. Mersin, kendi kaderine yeniden kavuşuyordu.
Bayraklar sandıklardan çıkarıldığında kırmızı daha parlaktı. Çünkü o renk, yalnızca kumaşın değil; çekilen acıların, beklenen günlerin ve ödenen bedellerin rengiydi. Rüzgâr bayrağı dalgalandırırken, Akdeniz bile sanki aynı renge bürünmüştü.
O gün anneler evlatlarını daha sıkı sardı. Babalar gözlerini kaçırarak gururla baktı ufka. Çocuklar, yaşananların anlamını tam kavrayamasalar da, büyüyecekleri özgür bir şehrin havasını ilk kez soludular. Ersin de soludu. Hem de içine çeke çeke…
Yıllar sonra aynı sahilde dururken Ersin şunu biliyordu:
3 Ocak, Mersin için yalnızca bir tarih değildir.
O gün, bir şehir yeniden kendisi olmuştur.
Bir liman kenti, zincirlerinden kurtulmuş; deniziyle, toprağıyla, insanıyla özgürlüğe kavuşmuştur.
Ve her yıl bu tarih geldiğinde, Mersin aynı cümleyi fısıldar:
“Biz vazgeçmedik. Biz direndik. Biz kazandık.”
Çünkü Mersin’in kurtuluşu, yalnızca geçmişin değil; geleceğin de teminatıdır.
AYŞE KÜÇÜKIŞIK
Mehmet bey kamyonu ile bütün hafta kum, taş, toprak çekerek geçimini sağlamaktadır. Hafta
sonlarında ise ailesi ve mahalledeki komşularını kamyonu ile pikniğe götürür. Herkes evinde
bir şeyler hazırlar. Kimisinin elinde börek tepsisi, kimisinde sarma herkes elinden geleni
yapar. Kamyona binip deniz kenarında piknik yaparlardı.
Mehmet beyin eşi Emine hanım dilim dilim kestiği işkembeyi tuzlayıp, yaktığı ateşin üstüne
sacı oturttuktan sora işkembeleri üstüne dizdiğince çıkardığı COSS sesi oradakilerin kulağına
müzik gibi etki ederken, kokusundan ağızlarının suyu akardı.
O gün denize girip eğlenmişler, gençler top oynarken, küçük kızlar da ip atılıyordu.
Top oynarken Mehmet beyin oğlu Zeki arkadaşlarına :"Yarın Tarsus 'ta veleybol turnuvası var
siz de gelin." dedi.
Zeki yakışıklı, çalışkan bir öğrenci idi. Çok güzel darbuka çalar, sesi de dinleyenleri etkiledi.
Turnuvadan sonra arkadaşları ile sarkı söylerken bir kız gördü ve aşık oldu ve kızla sözleşip
kaçtılar.
Zeki maddi durumu iyi olmadığı için okulu bırakıp, düğünlerde şarkı söyleyip, darbuka
çalarak geçimini sağlamaya başladı.
Fakat Zeki'nin eşi çok kıskanç biriydi. Öylesine kıskançtır ki;Emine hanım bile Zeki'yi öpse
sıkıntı oluyordu.
Gelin hacıya hocaya giderek Emine hanım ölsün diye muska yaptırdı. Evde bed bereket
kalmamış Mehmet beyin kamyonu da elden gitmişti. Emine hanım dantel işleyerek eve
katkıda bulunmaya çalışırken bir taraftan da kanser denen bir şey illetle mücadele ediyordu.
Bu arada kızları Hayal'i de okuldan alıp bir işe verirler. Çalışıp eve para getirsin diye ama
Hayal giyimine kuşamına önem verdiğinden kazandığı para bir işe yaramaz. Şımarık bir kız
olduğu için, eve misafir gelse kalkıp yer vermez, olur olmaz şeylere güler, her söze karışırdı.
Gelin muska yaptırmaya devam eder, Emine hanım zamanla yatağa düşer.
Kızı Serpil İskenderun'dan gelerek annesine bakar ama doktorlar ümidi kesmiştir.
Emine hanım hastalıktan kurtulmak için herşeyini satmış. Bir tek memleketteki baba yadigarı
evi kalmıştır. Son arzusu orda oturmaktır. Ailesi kirada oturdukları evi boşaltıp o eve
taşınmaya karar verirler. .
Kızı Serpil evi temizleyerek:"Anne yarın sabah erkenden seni evine götüreceğiz." der ama
sabah geldiğinde Emine hanımın cesedi ile karşılaşır. Zavallı Emine hanım evinde son bir
defa oturmadan vefatı etmiştir.
Annesinin ölümüne dayanamayan Zeki karısının yanına giderek:"Annemi sen öldürdün,
annem senin yüzünden öldü." diyerek, karısını evden kovar.
Bu arada Zeki'nin bilmediği bir şey vardı.
Karısı hamileydi. Çocuğu doğunca ne olacaktı acaba?..
AYŞE KÜÇÜKIŞIK
🗞️ Fikir İzleri Dergisinde Yayınlanan Hikâyem
Enkazın Altında ve Sonrasında Umut: İnsan ve Hayvanların
Mucizevi Dayanışması
�
Depremin yıkıcı etkisi altında hayatta kalan çocuklar,
bebekler ve kurtarma ekiplerinin yanında, masum hayvanlar da mucizelere
tutunuyor. Felaketin ortasında, bir fidanın filizlenmesi gibi umut yeniden
filizleniyor.
Deprem Gecesi
Gece sessizdi, ta ki zemin bir anda paramparça olana kadar.
Beton bloklar çarpışıyor, camlar kırılıyor, toz havada asılı kalıyordu.
5 yaşındaki Nazlı, uykulu gözlerle annesini dürttü:
“Anne… su… lütfen…”
Elif, kucağındaki Demir’e sarıldı ve mutfağa doğru adım
attı. Tam o anda, altlarındaki zemin korkunç bir şekilde sallandı. Tavan
parçaları düşüyor, duvarlar çatırdıyor, kalp atışları hızlanıyordu.
Yan duvar beşiğin üstüne yıkıldı, ama mucize gerçekleşmişti;
Demir hâlâ güvendeydi.
Dışarı çıkmak için acele ederken küçük köpekleri Mırmır,
enkazın dibinden çıkıp onlara baktı. Nazlı gözleri dolu dolu Mırmır’ı kucağına
aldı:
“Sen de hayatta kalmayı başardın…”
Konteyner Kentte Yeni Hayatlar
Sabahın ilk ışıkları konteyner kentlerin yollarına vurdu.
İnsanlar, soğuk ve yağmurlu havaya rağmen birbirine tutunuyordu.
Selin, uzun süre evden çıkmamış, derslerinden kopmuş ve
kaygıyla doluydu. Toplum merkezinde çocuklarla tanıştı. Fidan dikiyor, oyun
oynuyor ve biraz olsun umut buluyordu.
Selin fısıldadı:
“Her filiz bize hayatın yeniden başladığını hatırlatıyor…”
Mırmır ve diğer hayvanlar çocukların yanından ayrılmıyor,
onların korkularını hafifletiyor, gülümsemelerini sağlıyordu.
Kurtarma Ekipleri ve Köpekler
Saatler geçiyordu, enkaz altında bekleyenler umutla
kurtarılmayı bekliyordu. Masal, Kerem ve Helen bebekler, kurtarma ekiplerinin
çabasıyla hayata tutunmuştu.
Arama kurtarma köpeği Köpük, 77 saat enkaz altında kalan
Meral Hanım’ı buldu. Sadece Meral Hanım değil, altı kişi birden kurtarılmıştı.
İnsanlar ve köpekler birlikte mucizeler yaratıyordu.
Nazlı sessizce fısıldadı:
“Her kurtuluş, küçük bir mucize…”
İçsel Monologlar ve Duygusal Doruklar
Elif, Demir’i kucağında tutarak düşündü:
Ne kadar korktum… Ama biz hayattayız. Birbirimize sarılmak
yetiyor.
Selin, fidanın başında toprağa dokundu:
Umut bir filizde, bir çocuğun gülüşünde saklı…
Mırmır, Nazlı’nın ayağına küçük patilerini sürerek karşılık
verdi. İnsan ve hayvan birlikte mucizeye tutunuyordu.
Dayanışma ve Mucize – Doruk Noktası
Uluslararası kurtarma ekipleri Türkiye’ye gelmişti.
Yunanistan, ABD, Almanya, Birleşik Krallık ve daha birçok ülkenin ekipleri,
enkaz altında kalan insanları ve hayvanları kurtarmak için günlerce çalıştı.
Altı yaşındaki bir kız ve babası enkazdan çıkarıldığında
gözyaşları birbirine karıştı. İnsanlık sınır tanımıyordu. Arama kurtarma
köpekleri ve hayvanlar, mucizelere giden yolu açıyordu.
Selin, Elif, Nazlı ve Demir konteyner kentte birbirine
sarılırken fısıldadı:
“Dayanışma ve umut her felaketten sonra yeniden
filizleniyor.”
Mırmır ve diğer kurtarılan hayvanlar çocukların arasında
dolaşıyor, kuyruğunu sallıyor ve masumiyetleriyle insanlara cesaret veriyordu.
Felaketten kalan enkaz artık umutla, hayatla ve mucizelerle doluydu.
Ve o çiçek, o umut, asla solmayacaktı.
Dipnot / Güvenilirlik Notu
Bu yazı ve görsel, gerçek deprem olaylarından esinlenerek
hazırlanmıştır. Karakterler ve olay örgüsü kurgusaldır.
AYŞE KÜÇÜKIŞIK
🗞️ Fikir İzleri Dergisinde Yayınlanan Hikâyem
MART AYININ SESSİZ ÇIĞLIĞI
1857’nin Mart ayında yükselen o sessiz çığlık, bugün hâlâ 8 Mart’ta yankılanıyor. Kadın emeğinin görünür olduğu o gün, tarihin yönünü değiştirdi.
Mart ayı…
Rüzgârın sert estiği, gökyüzünün çoğu zaman griye çaldığı bir ay.
Ama 1857’nin Mart’ı, yalnızca soğuğuyla değil, taşıdığı cesaretle de hatırlanır.
New York’un sanayi kokan sokaklarında, tekstil fabrikalarında çalışan kadınlar gün doğmadan tezgâh başına geçiyor, gün batımına kadar durmaksızın çalışıyordu. Uzun saatler, düşük ücretler ve insan onurunu zorlayan koşullar… Yorgunluk sadece bedenlerinde değil, hayatlarında da birikiyordu.
Ve bir gün sustukları yerden konuşmaya başladılar.
Eşit ücret istediler.
Daha kısa çalışma saatleri istediler.
İnsan gibi yaşamak istediler.
Sokaklara çıktılar. Haklarını talep ettiler. Ancak düzen, bu cesareti kolay kabullenmedi. Müdahaleler sert oldu, kargaşa yaşandı. O gün bazı kadınlar hayatını kaybetti, birçok işçi yaralandı. Kesin rakamlar tartışılsa da tarihin kaydettiği bir gerçek vardı: Kadın emeği artık görünmez değildi.
Yıllar geçti. Mücadele büyüdü.
1908’de New York’ta kadın işçilerin grevleri yeniden gündeme geldi.
1910’da Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda kadınların hak mücadelesini simgeleyecek bir gün önerildi.
Ve 8 Mart, zamanla tüm dünyada Kadınlar Günü olarak anılmaya başlandı.
Bugün 8 Mart; sadece bir takvim yaprağı değil, emeğin, direnişin ve eşitlik arayışının sembolüdür.
Her başı dik duruşta,
Her haksızlığa karşı yükselen seste,
O Mart ayının sessiz çığlığı yankılanır.
Çünkü özgürlük, bir günde kazanılmadı.
Ve mücadele, hâlâ devam ediyor.
AYŞE KÜÇÜKIŞIK
KAPLUMBAĞALAR VE BİR İSTİKLÂL GAZİSİ
SUCU MEVLÜT
Tarih çoğu zaman büyük komutanların adını yazar.
Ama bir milletin kaderinde, ismi bilinmeyen nice insanın da payı vardır.
Benim dedem de onlardan biriydi.
Köyde ona “Sucu Mevlüt” derlermiş. Çünkü toprağın altındaki suyu bulur, tulumba kurar, susuz yerlere su çıkarırmış. İnsanlar onun yaptığı tulumbadan su çekerken hayır duası edermiş.
Ne yazık ki ben onu hiç görmedim.
Ben iki yaşındayken vefat etmiş.
Ama annemin anlattığı hatıralarda yaşayan bir hikâyesi var.
Memleketin en zor günlerinde, Kurtuluş Savaşı sırasında dedem de cepheye gidenlerden biri olmuş. Gün gelmiş, savaşın içinde esir düşmüş.
Esaret günleri ağırmış.
Her sabah eline bir çuval verirlermiş. Çuvalın içinde elli kaplumbağa olurmuş. Gün boyunca bu kaplumbağaları otlatması istenirmiş. Akşam olduğunda ise hepsini eksiksiz geri getirmesi gerekiyormuş.
Bir tane bile eksik olsa ceza hazırmış.
Ayaklarının altına tuz basarlarmış. Tuz yaraya değdiğinde acı daha da artarmış. Ama dedem sabretmiş.
Bir gün yine kaplumbağaları götürürken uzaktan bir kadın onu görmüş. Kadın sessizce işaret etmiş. Kaplumbağaları ters çevirmesini söylüyormuş.
Dedem o gün kaplumbağaları sırt üstü çevirmiş. Böylece kaplumbağalar kaçamamış. Akşam olduğunda hepsini eksiksiz götürmüş.
O günden sonra aynı yöntemi kullanmış.
Ama savaşın zorluğu yalnız esaret değilmiş. Açlık da büyük bir sınavmış.
Bir gün yiyecek hiçbir şey bulamamışlar. Atların dışkısında sindirilmemiş buğday taneleri varmış. Dedem ve yanındaki askerler o taneleri tek tek ayıklayıp yemiş.
Bugün 12 Mart, İstiklâl Marşı’nın kabul edildiği gün.
Bu anlamlı günde sadece büyük kahramanları değil, ismi bilinmeyen nice gaziyi de hatırlamak gerekir.
Benim dedem Sucu Mevlüt de onlardan biriydi.
Onu hiç görmedim.
Ama onun yaşadığı zorlukları düşündükçe şunu hissediyorum:
Bu vatan kolay kazanılmadı.??
GAZİ TORUNU
AYŞE KÜÇÜKIŞIK



.png)







Yorumlar
Yorum Gönder