Ana içeriğe atla

ARDA /SEÇKİN YAZAR AYŞE KÜÇÜKIŞIK



  



Gerçek hayattan izler taşıyan Arda, bir rüyayla başladı.
Romanım FİKİR İZLERİ sitesinde ve Pinterest’te  de yayınlanmaktadır.
Şimdi sizi, hikâyenin kalbine götüren RÜYA bölümüne davet ediyorum.





RÜYA

Fesmani, yemyeşil ormanlık bir alanda, şelalelerin aktığı, insana huzur veren ay ışığının altında dolaşıyordu. Ancak hava sisli ve bulutluydu. Orada uzun ak sakallı, beyaz elbiseli, bir elinde asası diğer elinde elma bulunan nur yüzlü bir dede gördü.

Ak Sakallı Dede, F
esmani’nin yanına gelerek gülümsedi:


— Fesmani kızım, bir oğlun olacak. Yalnız benim dediklerimi yaparsan o çocuk yaşayacak.

Fesmani bu kişiyi daha önce hiç görmemişti, tanımıyordu. Ona bakarken korktu, eli ayağı titremeye başladı. Son bir gayretle koşup kaçtı.

Ancak koşarken, Ak Sakallı Dede ay ışığının altında yine karşısına çıktı:

— Korkma kızım. Sen oğlun olsun istemiyor musun?

— İstiyorum. Yeter ki olsun. Olsun ama yaşasın. Benim erkek çocuklarım hep ölüyor. Onun için ne gerekiyorsa yaparım, dedi ve olduğu yere çöktü, ağlamaya başladı.

O sırada şimşekler çaktı, yağmur öyle bir başladı ki Fesmani gök yere indi sandı.

Ak Sakallı Dede konuştu:

— Korkma kızım, bu bereket yağmurudur. Senin bir oğlun olacak. Ama oğlun olduğunda, altı yaşına kadar saçlarını kestirmeyecek ve üzerine elbise giydireceksin. Yalnız, sabah kalktığında aç karnına bu elmayı yiyeceksin.

Elindeki elmayı Fesmani’ye verdi, ardından sislerin arasında kayboldu.

Fesmani, kan ter içinde uyanarak kendini yatağında buldu. Elinde gerçekten de bir elma vardı. Sabah yemek üzere elmayı başucuna koydu.

Fesmani’nin iki kızı vardı. Gönlü bir de erkek evlat istiyordu. Daha önce üç erkek çocuğu olmuş, ancak üçü de doğumdan sonra ölmüştü.

Sabah kalkınca kocası Hayyam’a elmayı gösterdi:

— Bu elmayı görüyor musun? Bana ay ışığının altında Ak Sakallı bir dede verdi. “Bir oğlun olacak. Yalnız altı yaşına kadar saçlarını kestirmeyecek ve üzerine elbise giydireceksin” dedi. “Bu elmayı sabah aç karnına yiyeceksin” diyerek gözden kayboldu. Uyandığımda elma elimdeydi, başucuma koydum.

Hayyam ona şöyle dedi:

— O zaman besmele çek ve elmayı ye. Belli ki sana bir eren gelmiş. Bu rüyayı bana anlattın, başka kimseye anlatma.

Aradan bir ay geçti ve Fesmani hamile kaldı.






KARANLIK

Hayyam, karısı Fesmani, iki kızı, anne ve babasıyla beraber bir köy evinde yaşıyordu. Babası köyün zengin ağasıydı. Geçimlerini hayvancılıkla sağlıyorlardı.

O sene kış çok çetin geçmişti. Hayyam’ın vücudunda kırmızı pulcuklar şeklinde dağılan, içi su dolu kabarcıklar oluşmaya başladı. Kaşıntılar dayanılmaz hâle gelmişti. Sırtı ve göğsünde de çıkan lekeler gittikçe çoğaldı. Köydeki doktor bunun çiçek hastalığı olduğunu, derhal şehirde bir doktora görünmesi gerektiğini söyledi.

Köyde salgın başlamış, birçok kişi çiçek hastalığından ölmüştü. Köylüler, Hayyam’ın babasına “Bu çocuğu doktora götür” deseler de babası aldırış etmiyordu.

Lekeler Hayyam’ın kollarına ve bacaklarına da sıçradı. Zamanla gözleri bulanık görmeye başladı. Bir gün babası, onu yanına çağırdı ve çobanlarla birlikte koyunları şehre götürüp satmasını istedi.

Hayyam koyunları satarken bir doktor aradı. Musevi bir doktorun çok iyi olduğunu öğrendi. Koyunları çobanlara emanet ederek doktora muayene oldu.

Doktor, onun koyunları olduğunu öğrenince:
— On iki koyun verirsen gözlerini iyileştiririm, dedi.

Hayyam’ın sevinçten içi içine sığmıyordu. Köye dönünce babasına müjdeyi verdi:

— Baba, şehirde çok iyi bir doktor buldum. Beni muayene etti, on iki koyun karşılığında tedavi edeceğini söyledi.

Ancak babası kaşlarını çattı:

— Ben on iki koyun vermem. Katiyen olmaz!

Hayyam yalvardı:
— Etme baba, bak gözlerim kör olacak. Şimdi bile bulanık görüyorum.

Ama babası gaddarca karşılık verdi:
— Olursa olsun! Sana para vermem!

Hayyam babasının şaka yaptığını sandı ama yüzündeki sertlik onun ciddi olduğunu gösteriyordu.

Bağırışları duyan annesi, kocasına yalvardı:
— Etme eyleme bey, kıyma kuzuma. Gel yaptıralım şu ameliyatı.

Adam öfkeyle bağırdı:
— Elinin hamuruyla benim işime karışma!

Kadının saçlarını tutup yerlerde sürükledi, tekme tokat dövdü.

Annesine yapılan şiddeti gören Hayyam isyan etti:
— Sen benim babam değilsin! Bundan sonra benim için hiçbir şey değilsin!

Ardından karısını ve kızlarını alarak evi terk etti.

O sırada Hayyam’ın tembel, çalışmayan, sürekli ailesinin sırtından geçinen bir amcası vardı. At almak istiyordu. Babasından para istedi. Atın fiyatı otuz koyundu. Hayyam’ın tedavisi için on iki koyun vermeyen baba, amcasına otuz koyunu hiç düşünmeden verdi.

Hayyam ailesiyle derme çatma, üstü toprak bir eve yerleşti.

Bir sabah Hayyam uyanıp doğruldu ama kıpırdamadı. Ortalık zifiri karanlıktı. Hiçbir şey göremiyordu.

Fesmani endişeyle sordu:
— Ne oldu Hayyam?

— Lavaboya gideceğim, dedi.

Fesmani şaşkınlıkla karşılık verdi:
— Ne duruyorsun, gitsene!

Hayyam acı gerçekle yüzleşti.

— Fesmani! Gözlerim tamamen kapandı. Her yer karanlık… Hiçbir şey görmüyorum!



Not:
KARANLIK, Arda romanında  Hayyam’ın kaderinin geri dönülmez biçimde değiştiği bölümdür.
Gerçek hayattan izler taşıyan bu eser, romanın karanlık yüzünü ve kopuş anını anlatır.
Romanın devam bölümleri blogda bölüm bölüm yayımlanmaya devam edecektir.

✍️ Ayşe Küçükışık






 GERÇEK 

Aradan dokuz ay geçmiş Fesmani beklenen bebeği doğurmuştu. Hayyam ile düşünüp adını Arda koymaya karar verdiler ama Arda’nın erkek olduğunu ablalarından başka kimseye söylememeye karar vererek kızlara altı sene boyunca kimseye bir şey dememelerini tembihleyerek kızlara olanları anlattılar. Aile bu sır ile altı yıl susacaktı.

Bu arada Fesmani kara kara düşünüyordu. Hayyam’ın gözleri görmediği için işte çalışmıyordu. Fesmani köyün mahallesindeki çeşmeden zengin ailelere bidonlarla su taşıyarak evin harçlığını çıkarıyordu. Çocuklarını köylünün verdiği kıyafetlerle büyüttü.

Bir gün mahalleden bir komşu gelerek “Okula hademe alınacak, sen çalışır mısın.”diye sordu.

Fesmani “Bilmem, beyime sorayım “ dedi. O zamanlar oralarda kadının çalışması ayıptı.

Okul müdürüne komşu durumu anlattı. Bunun üzerine okul müdürü Hayyam ile konuşup onu ikna etti. Zaten Hayyam izin vermese ne olacaktı ki, çocuklar, evin geçimi hepsi Fesmani’nin sorumluluğunda idi artık.

Fesmani işe girmiş aradan dört sene geçmişti. Hayyam’ın gözleri görmediği için hayırsever vatandaşların da yardımı ile belediyeden arsa hibe ettiler ve evi dayayıp döşediler.

Çocuklar çok sevinmiş, hayatları yavaş yavaş düzene girmişti.

Arda artık altı yaşına gelmek üzereydi , annesi saçlarını uzatmış, üzerine elbise giydiriyordu daha. Onu tek başına bir yere göndermiyorlardı. Annesi işteyken ablaları bakıyordu. Bu durumdan sıkılan Arda ablalarından habersiz sokağa çıktı. Erkek çocuklarla oynamak istedi ama onlar”Sen kızsın git kızlarla oyna”diyerek oyuna almadılar.

Buna sinirlenen Arda annesine “Benim bu elbisemi çıkaracaksın, pantolon alacaksın, ayakkabı alacaksın.Bu elbiseyi de çıkaracağım. Ben erkek gibi giyinmek istiyorum”diye bağırdı.

Annesi çarşıya gidip kumaş aldı,bir taraftan Arda’ya pantolon ile gömlek dikiyor bir taraftan da Hayyam ile konuşuyordu.

“Hayyam, Arda altı yaşına giriyor artık. Sünnetini yapalım mı”diye sordu.

Hayyam “Ben de onu düşünüyordum. Saçlarını kestirip, güzel bir sünnet düğünü yapalım oğluma”dedi.

Bunun üzerine komşuları çağırarak hazırlıklara başladılar.

Kocaman bir koç alıp, kurdelesini bağladılar. Sabah kasap gelip, kurbanı kesti ve parmağına batırdığı bir miktar kanı Arda’nın alnına sürdü.

İmam geldi dua okudu. Arda bembeyaz sünnet elbisesinin içinde çok güzel olmuştu.

Kazanlarda çeşit çeşit yemekler pişerken, aşçılar ateşi körükleyerek, ellerinde çopçalarla yemek katıyorlardı.

Arda’nın sünnetini duyan komşulardan biri: “Fesmani, kusura bakma ama merak ettiğim için geldim. Senin kızların var. Kimi sünnet ettireceksiniz”deyince:

 Fesmani “Komşum, ben hamile kalıyordum ama benim erkek çocuklarım düşüyordu. Hayyam ile ben oğlumuz olsun çok istiyorduk. Bir gece rüyamda Ak Sakallı Dede gördüm. Oğlun olacak, yalnız altı yaşına kadar saçlarını kestirmeyecek ve üzerine elbise giydireceksin. Kimseye de söyleme dedi. Rüyayı gördükten bir ay sonra hamile kaldım. O yüzden altı yaşına kadar saçlarını kestirmeyip elbise giydirdim”

Komşusu çok şaşırdı, olanlara inanamadı.

O sırada Arda içeri girdi.

Kadın merakına yenilerek Arda’yı kucaklayarak Arda’nın üzerindeki sünnet elbisesinin eteğini kaldırdı.

Gözlerini kocaman açarak “Ayy, bu gerçekten erkekmiş”diye bağırdı.

Fesmani dışarı çıkıp sünnet yatağını hazırladı. Yatak kar gibi bembeyazdı.

Sünnetten önce yapılacak son bir iş vardı. Davetliler toplanırken, davul zurna eşliğinde berber getirilerek Arda’nın beline kadar uzanan saçlarını kestiler. Daha sonra sünnetçi gelip sünnetini yaptı.

Arda çocuklarla oynamaya gitti

Çocuklar “Aaaaa, kız erkek olmuş”diye onu işaret ediyorlardı ama zamanla onu aralarına alıp oynamaya başladılar.


NOT 
GERÇEK, Arda’nın yalnızca bir çocukluk hikâyesi değil;
yoksulluğun, suskunluğun, kaderle yapılan bir anlaşmanın ve
altı yıl boyunca saklanan bir hakikatin bölümüdür.
Bu bölümde Arda, kendi gerçeğine ilk kez yüksek sesle yaklaşır.
Saçlar kesilir, elbiseler çıkarılır, sırlar açılır.
Ama asıl dönüşüm, bir çocuğun gözlerinde olur.
📌 ARDA romanı, gerçek hayattan izler taşıyan bölümlerle
yazarın blogunda devam etmektedir.
✍️ Ayşe Küçükışık



OKUL

Arda yedi yaşına gelmiş okula başlayacaktı. Komşusu Fesmani’ye oğlunun küçülen önlüğü ve pantolonunu vermişti. İlk gün Arda onları giyip okula gitmişti.

Öğretmenler Arda’nın kıyafetini görünce okul müdürüne durumu anlattılar. Müdür Arda’yı yanına alıp terziye götürdü. Ölçüleri verip, önlüğün ücretini ödedikten sonra bir mağazaya gidip ayakkabı, pantolon ve çorap aldılar.

Öğretmeni Arda’nın omzuna hafifçe dokunarak “Artık okula rahat gidebilirsin.”dedi. Müdür de gülümseyerek “Bak senin için en iyisini seçtik”diye ekledi. Arda başını salladı. Yüzünde hem şaşkın hem de mutlu bir ifade belirdi.Bir çocuğun dünyasında bu küçük yardım büyük bir güven ve sıcaklık hissi uyandırmıştı.

Arda zeki bir çocuk olsa da okulu sevmiyordu. Öğretmen ders anlatırken o uyuyordu.Bunun üzerine öğretmenler  Fesmani’yi çağırarak “Fesmani kızım bak oğlun uyuyor.”dediler.Fesmani Arda’yı kucaklayarak öğretmenler odasına götürüp yatırdı.

Arda ilkokulu bitirip orta okula başladığında sabahları erkenden kalkıyor, kahvaltısını hızlıca yaptıktan sonra fırından taze simit aldıktan sonra mahallenin dar sokaklarında tezgahını kurup öğlene kadar bir yandan simit satıp bir yandan da mahalledeki insanları selamlıyordu.

“Simiiit, Simiiit.

Taze simit”diye bağırıyor. Yanından geçen komşularına gülümsüyordu. Çocuk yaşına rağmen işini ciddiyetle yapıyor, satıştan kazandığı parayı biriktiriyordu. Bazen aceleyle topunu alıyor, bazen defterini çantasına sıkıştırıyor, öğlene doğru simit tezgahını toplayıp okula yetişiyordu.

Bu sabah yine aynı telaş içinde idi. Sıcacık simitlerin kokusu sokağa yayılıyor Arda’nın yüzünde hafif bir yorgunluk ama aynı zamanda küçük bir gurur ifadesi beliriyordu. İnsanlar ona gülümsüyor, bazıları bir kaç simit alıyor ve her satışta Arda mutluluğunu gizleyemiyordu.

Bir gün okuldan gelince evin ilerisinde boş alanda arkadaşları ile istop oyunu oynuyorlardı.

Ebe olan çocuk o anda “Arda”diye bağırdı ve topu havaya attı. Arda hızla topa uzandı. Parmaklarının ucuyla yakalamaya çalıştı. Arkadaşları geriye çekildi kimisi ellerini havaya kaldırdı, kimisi biraz ileriye zıpladı ama topu tam tutacakken  ayaklarının altındaki toprak hafifçe titredi. Bir an için şaşkınlıkla etrafa baktı, çevresindeki arkadaşlarının da gözleri büyümüş, nefesleri tutulmuştu.

Topun ağırlığını hissettiği elleri bir anda havada donakaldı.





Hafif bir sarsıntı…

Ve o an, oyun birden durakladı.

SİZCE NE OLDU?🤔
NOT 

“Bir sonraki bölümde, o sarsıntının Arda’nın hayatında açtığı ilk çatlağı okuyacaksınız.”









     

Yer birden uğuldadı. Toprak altından gelen uğultu kulaklarını doldurdu. Arda, dizleri hafifçe titreyerek sendeledi ;ayakları zeminde kayıyor, nefesi hızla kesiliyordu. Gökyüzü karardı, taş evler birer birer moloz yığınına dönüşüyordu. Betonarme binalar çatırdıyor, ağır taş bloklar zemine çarpıyor ve yankılanıyordu. Yollar çatladı, derin yarıklar açıldı ;şehir adeta nefesini tutmuş, sessiz bir kabusa gömülmüştü. Toz ve taş kokusu ciğerlerine doluyor, gözlerini yakıyordu, burnunu tıkayan minik toz parçacıkları havada süzülüyordu. Kalbi göğsünde deli gibi çarparken elleri titriyordu.

Arda’nın ailesi balkonda idi. Panik içinde ayağa kalktılar. Evden biri kapıya doğru koştu ama o sırada çamurla sıvanmış bahçe duvarı üzerine devrildi. Arda refleksle öne atıldı, elleri boşlukta havayı kavramaya çalıştı. Çığlıklar kulaklarında çınladı.

“Ayağın…İyi mi? Allah’ım iyi olsun”

Arda çevresine baktı. Düşen taşların sert çarpma sesi, cam kırıklarının çatırdaması ve uzaktan çığlık atan çocukların sesi arasında kayboldu.

Şehrin merkezindeki yatılı okul ile hastahane yanyana idi. Yatakhane sallanıyor, sekiz ranza birbirine çarpıyor ;metalin gıcırtısı ve ahşapın kırılma sesi havada yankılanıyordu. Bir öğrenci kapıya doğru koşarken sıvalar ve taş parçaları havaya savruldu. Karanlık bir gölge gibi kayboldu. Arda’nın yüreği sıkıştı.

“Yetişemedim…Yetişemedim!”

Karanlığın içinde bir ışık belirdi.

Arda dizlerinin üstünde sürünerek ilerledi. Ellerini her uzattığında taş ve molozlara çarpıyor, ciğerlerine dolan toz öksürük krizine yol açıyordu.

Dudakları susuzluktan kururken, gözleri yaşla doluyor, zihninde tek bir düşünce “Ne olacak şimdi? Herkes öldü mü?”

İnsanların feryatları, askeri araçların motor sesleri hepsi bir kaos senfonisi gibiydi.

Günler sonra bir heyet geldi. Zarar tespiti yapıldı. Dozerler yıkıntıları kamyonlarla taşırken sessizlik, kaybolan hayatların yankısıyla dolmuştu.

Depremden sonra Arda’nın İstanbul’daki arkadaşı geldi. Artık hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ama tek bir şeyden emindi o da hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı. 






  KAÇIŞ

Arda’nın arkadaşı ondan yaşça büyük idi.

Sürekli İstanbul’dan bahsediyordu “İstanbul şöyle güzel İstanbul böyle büyük…

Orada herkes zengin, sokaklar ışıl ışıl.” diyerek İstanbul’u öve öve bitiremedi.

Bir gün heyecanla:

“Gel beraber İstanbul’a kaçalım.”dedi.

Arda önce şaşırdı ama sonra içini bir merak kapladı. Zaten amcasının oğlu da oradaydı. Neden olmasındı ki?

“Olur gidelim. Nasıl olsa amcamın oğlu var orada. Onun yanına gideriz.”dedi.

O gece Arda’nın içi içine sığmadı.

Evde herkes uyuyunca yavaşça kalktı, çekmeceleri karıştırdı.

Amcasının oğlunun adresini bulduğunda kalbi hızla atmaya başladı.

Adresi küçük bir kağıda dikkatlice yazdı:


"Sağmalcılar Kartaltepe Mahallesi 

No :100”

Kağıdı cebine koydu, sonra simit satarak kazandığı parayı yanına aldı.

Pencerenin dışındaki karanlığa baktı ;

Rüzgar hafif hafif perdeyi dalgalandırıyordu.

“Belki orada daha iyi bir hayat olur…”diye düşündü.

Sabah olunca iki çocuk, mahalleli uykudayken sokağın köşesinden sessizce yürüyüp çıktılar.

Ne aileleri farketti ne komşular.

Kuş cıvıltılarının arasında, ayakkabılarının sesi bile yankılanıyor gibiydi.

Otogara geldiklerinde kalabalık gözlerini kamaştırdı.

Çantalarını sıkı sıkı tutarak gişeye yöneldiler.

Gişe memuru çocuklara şöyle bir bakıp, kaşlarını kaldırdı.

Çocuklar on oniki yaşlarındaydı.

“Nereye gidiyorsunuz siz?”diye sordu.

Arda hemen cevap verdi “İstanbul’da amcamızın oğlu var. Orada çalışıyor. Biz de işçilere su dağıtacağız.”dedi.

Memur başını iki yana salladı ama çocukların ciddiyetine şaşırdı.

Bilet alın gelin. “dedi.

Bileti alıp ellerinde sıkı sıkı tutarak otobüse bindiler ama giderken onları birisi görse de çocuklar bunu bilmeden otobüse bindiler.

Koltuklarına oturduklarında Arda’nın içini garip bir his kapladı.

Ne tam korkuyor, ne de tamamen cesurdu.

Otobüs hareket ettiğinde pencereden dışarı baktı ;yıkıntılar, çatlamış yollar ve sessiz sokaklar gözlerinin önünden geçiyordu.

Evleri, annesinin sesi, babasının gözleri aklına geldi ama geri dönmedi.

Ertesi gün İstanbul’a indiler.

Camdan dışarı baktıklarında gördükleri bambaşka bir dünyaydı.

Yüksek binalar, korna sesleri, kalabalık, hızla geçen insanlar…

Arda’nın içi ürperdi.

Elindeki kağıda baktı :

“Sağmalcılar Kartaltepe Mahallesi

No :100”

Sora sora minibüse bindiler, Sağmalcılar da indiler.

Oradan geçen birine “Yüz numara nerde?”

Adam camiyi işaret etti.

Caminin arkasına gittiler. Oradan çıkış yoktu.Cemaat dağılırken birine daha sordular.

Adam gülerek “Koskoca helayı görmediniz mi?”dedi.

Arda şaşkınlıkla “Biz onu demiyoruz. Aradığımız evin numarası yüz”dedi.

Ama kimse o adresi bilmiyordu. Evi aradılar ama bulamadılar.

Hava kararmaya başlamıştı, gökyüzü mor ve gri tonlara bürünmeye başladı .

Çocuklar bir köşeye oturup ağlamaya başladılar.

Tam o sırada oradan üç tekerlekli motoruyla bir postacı geçiyordu.

Fren yapıp durdu “Niye ağlıyorsunuz siz ?”diye sordu.

Arda gözyaşlarını silip hıçkıra hıçkıra anlattı“Amcamın oğlunun evini arıyorduk ama bulamadık. Akşam olunca da korkmaya başladık”deyince

Postacı içten bir tebessümle:

“Ben buranın postacısıyım. Hadi binin sizi Sağmalcılar merkez postanesine götüreyim.”diyerek onları Sağmalcılar Merkez Postanesi’ne götürdü.

Oradaki memurlar merakla çocuklara baktılar. Postane müdürü:

 “Oğlum aç mısınız?”diye sordu.

Açlıktan midesi yapışan çocuklar kafalarını salladılar.

Bunun üzerine onlara peynir ekmek ve çay ikram ettiler. Daha sonra ellerindeki adrese götürüp teslim etmek üzere yola çıktılar.

 Ne tam korkuyor, ne de tamamen cesurdu.

Otobüs hareket ettiğinde pencereden dışarı baktı ;yıkıntılar, çatlamış yollar ve sessiz sokaklar gözlerinin önünden geçiyordu.

Evleri, annesinin sesi, babasının gözleri aklına geldi ama geri dönmedi.

Ertesi gün İstanbul’a indiler.

Camdan dışarı baktıklarında gördükleri bambaşka bir dünyaydı.

Yüksek binalar, korna sesleri, kalabalık, hızla geçen insanlar…

Arda’nın içi ürperdi.

Elindeki kağıda baktı :

“Sağmalcılar Kartaltepe Mahallesi

No :100”

Sora sora minibüse bindiler, Sağmalcılar da indiler.

Oradan geçen birine “Yüz numara nerde?”

Adam camiyi işaret etti.

Caminin arkasına gittiler. Oradan çıkış yoktu.Cemaat dağılırken birine daha sordular.

Adam gülerek “Koskoca helayı görmediniz mi?”dedi.

Arda şaşkınlıkla “Biz onu demiyoruz. Aradığımız evin numarası yüz”dedi.

Ama kimse o adresi bilmiyordu. Evi aradılar ama bulamadılar.

Hava kararmaya başlamıştı, gökyüzü mor ve gri tonlara bürünmeye başladı .

Çocuklar bir köşeye oturup ağlamaya başladılar.

Tam o sırada oradan üç tekerlekli motoruyla bir postacı geçiyordu.

Fren yapıp durdu “Niye ağlıyorsunuz siz ?”diye sordu.

Arda gözyaşlarını silip hıçkıra hıçkıra anlattı“Amcamın oğlunun evini arıyorduk ama bulamadık. Akşam olunca da korkmaya başladık”deyince

Postacı içten bir tebessümle:

“Ben buranın postacısıyım. Hadi binin sizi Sağmalcılar merkez postanesine götüreyim.”diyerek onları Sağmalcılar Merkez

Postanesi’ne götürdü.

Oradaki memurlar merakla çocuklara baktılar. Postane müdürü:

 “Oğlum aç mısınız?”diye sordu.

Açlıktan midesi yapışan çocuklar kafalarını salladılar.

Bunun üzerine onlara peynir ekmek ve çay ikram ettiler. Daha sonra ellerindeki adrese götürüp teslim etmek üzere yola çıktılar.




  

 

  İSTANBUL

Adrese vardıklarında amca oğlu evde yoktu. Evin karşısında bir bakkal vardı. Ona sorduklarında adam “Evde yok, fabrikaya çalışmaya gitti. Ne yapacaksınız siz onu?”diye sordu.

Arda utangaç bir sesle “Ben amca oğlumun yanına geldim. Onlarda kalacağım.”dedi.

Bakkal hemen karşı çıktı :

“Ben bu evi iki kişiye verdim. Dört kişi kalamazsınız.”dedi soğuk bir sesle.

Bunun üzerine Arda ile arkadaşı dükkanın önündeki kaldırım taşına oturup ağlamaya başladılar ama bakkal hiç oralı bile olmadı.

Kaybolmak korkusuyla, gece on bire kadar o kaldırımdan kalkmadan sokak lambasının titrek ışığında beklediler.

Saat on bir sularında amca oğlu geldi. 

Amca oğlu çocukları görünce “Sizin ne işiniz var burda, niye geldiniz?” diye çıkıştı. Bu sözler üzerine çocuklar tekrar ağlamaya başladılar.

Adam içini çekerek :

“Hadi bakalım eve”diyerek eve aldı onları.

Evde karyola yoktu. Yerde dört minder seriliydi. Evde iki kişi kalıyordu diğeri işteydi.

Amca oğlu kısa bir sessizlikten sonra “Yatın dinlenin”dedi.

Mindere uzandılar ama minder kir içindeydi, odada ağır bir rutubet kokusu vardı. Ona rağmen çocuklar kafalarını koyar koymaz uyudular. Fakat gecenin ilerleyen saatlerinde kaşınmaya başladılar.Ne olduğunu anlamadan yataktan fırladılar. Tahta kuruları her yerlerini ısırmıştı.

Çocuklar korkuyla battaniyeleri silkelerken Arda fısıldadı:

“Anne keşke yanımda olsaydın."

Bu arada Fesmani Arda’nın gittini öğrendiğinde neye uğradığını şaşırdı.Elindeki işi bıraktım, olduğu yere çöktü. O an ne ağlayabildi ne de konuşabildi.

Amca oğlu Fesmani’yi arayıp çocukların yanında olduğunu öğrenince sandalyeye oturup derin bir nefes aldı ama kalbindeki sızı dinmedi.

“Tek başına küçücük çocuk ne yapar oralarda?”dedi amca oğluna.

Amca oğlu “biraz kalsınlar otobüsle gönderirim. “dedi.

Fesmani: “Yok yok ben gelir alırım. “dedi.

Ertesi gün sabah erkenden otogara gitti ama tam bilet kestirecekken başı dönmeye midesi bulanmaya başladı ve bir anda yere yığıldı.

Çevredekiler hemen yardımına koşup Fesmani’yi hemen hastaneye götürdüler. Doktor muayeneden sonra: “Tebrik ederim hamilesiniz.”dedi.

Fesmani şaşkınlıkla doktora baktı.

Doktor onun İstanbul’a  gitmek üzere olduğunu öğrenince endişeyle başını salladı : “Hanımefendi böyle bir yolculuğu asla kaldırmazsınız. Üstelik dört aylık hamilesiniz ve bebekleriniz ikiz olduğu için kesinlikle yola çıkmamalısınız.”

Fesmani’nin gözleri doldu. İçinde hem sevinç hem de derin bir hüzün vardı.

Hastaneden çıkınca amca oğlunu arayıp durumu anlattı.

Amca oğlu Arda’ya : “Annen çok üzüldüm ve seni göndermemi istedi. Seni almaya gelecekti ama hamileymiş hem de ikiz kardeşin olacakmış. Doktor yolculuğu yasaklamış.

Arda önce donup kaldı sonra yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

“İkiz mi?”dedi heyecanla. “Gerçekten mi?”

Gözleri parladı. Annesinin karnında kardeşleri olduğunu öğrenmek onu hem şaşırttı hem mutlu etti.

Sabah olunca Amca oğlu işe gitmeden önce biraz ekmek ve bir kaç zeytin koydu masaya “Ne olacak sizin bu haliniz.”diye iç çekti, ardından kapıyı çekip işe gitti.

Çocuklar ev sahibinden korktukları için aşağı inmeye cesaret edemediler.

Pazar günü geldiğinde, amca oğlu Arda’nın arkadaşını Anadolu yakasındaki akrabalarına götürdü. Akrabalar kanalizasyon işlerinde, kazma kürekte çalışıyorlardı. Arda’nın arkadaşı oradaki işçilere su dağıtmaya başladı. Arda ise amca oğlunun yanında kaldı.

Amca oğlu Arda’yı da alıp her sabah fabrikaya gitmeye başladı. Arda her gün onunla gidip fabrikanın bahçesinde sessizce oturuyor, akşam olunca yorgun adımlarla  onunla birlikte eve dönüyordu ama amca oğluna yük olmakta zoruna gidiyor ve içten içe bu durum canını yakıyordu.

“Ben neden bekliyorum? Neden bir işe yaramıyorum?”diye düşünürken  fabrikanın arka tarafında üst üste yığılmış tahta sandıklara baktı. Güneşin altındaki tahtalar sanki ona yol gösteriyordu. Bir anda aklına bir fikir geldi, heyecandan gözleri parladı ve amca oğluna: “Şu tahta  sandıklar var ya onların arkasına bir tahta çak, üzerine bir de kayış tak. Bir siyah bir de beyaz ayakkabı boyası al. Ben ayakkabı boyacılığı yapacağım.”dedi.

Amca oğlu kaşlarını çattı : “Sen ne yapacaksın onu. Bir de kaybolup başıma bela mı olacaksın.”

Arda gözlerini kaçırmadan : “Kaybolmam. Şu iki sokakta dolaşacağım. Ondan sonra da akşam yine geleceğim söz ”dedi. Sesinde hem çocukça bir korku hem de yeni bir hayat kurma isteği vardı.

Amca oğlu, biraz homurdansa da cebinden Arda’ya biraz para çıkarıp verdi. Arda sevinçle cila, boya, sünger ve fırça aldı.

Sandığı da kendi elleri ile yaptıktan sonra boynuna takıp mahallede dolaşmaya başladı.Gün boyu mahallede dolaşıp, insanlara gülümseyerek çekingen ama gururlu bir sesle :

“Ayakkabılarınızı boyayayım mı”diye sordu. Akşam eve döndüğünde avucundaki paraları görünce inanamadı.

İstanbul’da ilk kez kendi emeği ile kazandığı para…

Parmaklarının arasından kayarken bile sıcaklığını hissediyordu.

. Amca oğlu bile şaşkındı: “Oğlum sen bu parayı nereden buldun?

Yoksa bir yerden mi aldın?

Bir şey mi yaptın?”diye soru yağmuruna tuttu.

Arda gülümsedi, gözleri ışıl ışıldı: “Yok akşama kadar mahallede ayakkabı boyadım.”dedi gururla.

Arda gün geçtikçe daha çok kazanmaya başladı. Zamanla mahalleden çıkarak fabrikanın oraya kadar gitti.

Amca oğlu : “Gitme kaybolursun.” dese de Arda yine de gidiyor ama kaybolmamak için gittiği yoldan geri dönüyordu.

Küçük dünyasında kendi yollarını çizmeye başlamıştı artık.

Arda zamanla amca oğlundan daha fazla kazanmaya başlayınca amca oğlu Arda’nın getirdiği paraları elinden alıyor için için de Arda’yı kıskanıyordu.

Oysa Arda kazandığı paralarla annesine elbise babasına da pantolon almak istiyor ama bir türlü fırsat bulamıyordu.

Amca oğlu bir gün sinsice : “Ailen seni çok özlemiş. Seni memlekete göndereceğim”dedi. Arda gidince geri dönemem korkusuyla kalbi hızla çarpmaya başladı. “Ya geri dönemezsem.”diye düşünüp titrek bir sesle

“Gitmek istemiyorum .”dese de amca oğlu kararlıydı.

“Gideceksin.”dedi sert bir şekilde .

Zorla Arda’yı otogara götürüp biletini kestiği gibi muavine: “Bu çocuk önce Allaha sonra sana emanet. Memlekete varınca indirirsin.”dedikten sonra Arda’nın cebine azıcık bir para koydu ve otobüs koltuğuna oturttuktan sora gitti. Arda’nın çalışıp kazandığı parayı da vermedi.

Arda camdan dışarı baktı. Şehir sanki yavaşça geri çekiliyordu.

Bir an durdu ve kalbini dinledi :

“Ben gitmek istemiyorum.”diye bas bas bağırıyordu kalbi.

O anda karar verdi.

Kimseye farkettirmeden ayağa kalktı sessizce kapıya yaklaşıp nefesini tuttu sonra hızlıca otobüsten indi ve kalabalıktan sıyrılarak arkasına bile bakmadan ara sokaklara daldı. Yüreği yerinden çıkacak gibi atıyordu ama yüzünde kararlı bir ifade vardı. “Artık kendi yolumu seçmeliyim.”dedi kendi kendine.

Cebindeki azıcık paraya baktı. Ne yapacağını tam olarak bilmiyordu ama en azından özgürdü. Her adımıyla biraz daha büyüyor, kendi hayatının sorumluluğunu alıyordu.

Gözleri uzaklara dalmışken, ayakkabı boyacılığı sırasında öğrendiği cesaret ve sabrı hatırladı. “Belki de bundan sonra hiç bir şeyden korkmamalıyım.”diye düşündü.

Onun için her sokak yeni bir fırsat, her köşe bir macera anlamına geliyordu. Artık kendi hikayesinin baş rolündeydi ve adımlarını dikkatli atacaktı.

Hava kararmaya başlamıştı.Akşam karanlığında uykusu geldiğinde sur ve duvar kenarlarında yatıyordu . Geceleri, sur kenarlarında içki içen ayyaşları gördüğünde, gizlice onların olduğu yerden kaçtı.

Gün geçtikçe cebindeki para da tükeniyordu . Çöpleri karıştırırken, köşedeki simitçinin attığı simitlerle karnını doyurmaya başladı. Öyle ki;çöpte bulduğu bir tane simidi üçe bölüp, her gün bir parçasını suyla ıslatarak yiyordu.

Zamanla vücudunda bit ve pireler dolaşmaya başladı. Pirelerin ısırdığı yerlerde su kabarcıkları oluşmuş, kaşıdıkça yaraya dönüşüyordu. Uzayan saçlarının içinde bitler kol geziyordu. Vücudunun kirlendiğini hisseden Arda, parklarda hortumdan akan soğuk suyla ve üzerindeki elbiselerle yıkanıyor, elbiselerin kurumasını bekliyordu.

Bir gün yine çöpü karıştırdı ama simit yoktu.

Dükkanın birine giderek: “Abi ben senin dükkanının önünü süpüreyim, bana bir simit alır mısın?”dedi.

Adam “Sen kimsin, necisin?”diye sorunca başından geçenleri anlattı.

Bunun üzerine dükkan sahibi: “Oğlum sen süpürme, ben yine alırım.”dedi.

Arda : “Yok ben güzelce dükkanın önünü süpüreyi,  ondan sonra sen bana simit alacaksın.”diye yanıtladı.

Dükkan sahibi: “Anlaşıldı, senin karnın aç.”dedikten sonra bir kebap söyledi.

Oradaki esnaf, yardım amaçlı Arda’ya dükkan süpürtüp karşılığında para veriyorlardı. Arda biriktirdiği paralarla kendine yine bir ayakkabı sandığı yaptı ;boya, cila ve sünger alarak işine hazır hale geldi.

Otagar civarında da boya yapmaya başladı. Burası her zamankinden daha kalabalıktı;İnsanların ayak sesleri, tezgahların uğultusu ve araç kornaları arasında kendini kaybolmuş hissediyordu.

Ayakkabı boyarken yanına bir adam geldi.

“Ayakkabımı boyar mısın?”diye sordu.

Arda kafasını salladı: “Boyarım.”dedi ama elleri titriyordu ve sürekli kafasını kaşıyordu;sanki kendi düşünceleriyle savaş veriyordu.

Adam bu durumu farketti ve merakla sordu: “Oğlum dikkatimi çekti. Sen neden sürekli başını kaşıyorsun?”

Arda bir taraftan adamın ayakkabısını boyarken bir taraftan da başından geçenleri anlattı. Kelimeler ağzından güçlükle çıkıyor, her cümlede biraz daha rahatlıyor gibiydi.

Adam, Arda’nın gözlerindeki yorgunluğu ve çaresizliği farketti : “Hadi kalk gidiyoruz.”diyerek Arda’yı alıp bir otel odasına götürdü.

Otele vardıklarında odanın kapısı ardından kapanınca Arda’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Sessizlik dışarıdaki kalabalığın uğultusundan sonra neredeyse boğucu geliyordu.

“Acaba ne yapacaklar?”diye düşündü. Her köşeye baktı,odadaki  her eşya, her gölge ona yabancı ve tehditkar görünüyordu.

Kendi başına kalmak, hem rahatlatıcı hem de korkutucuydu. Geçmiş günlerin sıkıntıları, sokakta yaşadığı zorluklar bir anda zihninde canlandı. Kendi küçük dünyasında güvende hissettiği anlar, şimdi bir belirsizlikle yer değiştirmişti.

Adam : “Oğlum sen beni burda bekle. Sakın bir yere gitme.”diye tembihleyerek çıktı.

Adam çıkıp gittiğinde Arda yorgunluktan yatağa uzandı.Gözlerini kapattığında bile zihninde geçmişin ve şimdinin karışımı fırtına gibi esiyordu. Kısa sürede derin bir uykuya daldı.

Bir müddet sonra elinde kıyafet ve ilaçlarla gelen adam Arda’yı uyandırdı.

Uykudan uyanan Arda gözlerini açtığında yine de hafif bir uyku sersemliği vardı. Adamın yüzündeki ciddiyet endişelerini attırdı. Arda’yı dikkatle yıkadı poşetten çıkardığı çamaşırları giydirip, kirli çamaşırlarını çöpe attı. Üzerindeki temiz kıyafetlerin verdiği rahatlamaya rağmen huzursuzdu. Yine de onun özenli dokunuşları ve yaralarına sürdüğü ilaç, Arda’nın içinde garip bir güven duygusu uyandırdı. Pencerenin kenarına oturup dışarıyı izledi. İnsanlar telaşla gelip geçiyor, araçlar korna çalarken Arda her gölge ve sesi tehlike işareti gibi algılıyordu. “Adam beni gerçekten koruyor mu, yoksa bir planı mı var acaba .”diye  düşündü. Kalbi sıkıştı.

Zaman ilerledikçe kafasında dönen sorular onu korkutuyordu.

Adam: “Hadi gidelim.”diyerek onu berbere götürüp saçlarını kestirdi;aynada kendini gördüğünde, hem hafiflemiş hem de garip bir biçimde yabancılaşmış hissetti. Yeni kesilmiş saçları, yüzündeki yorgun ifadeyi biraz da olsa gizliyordu.

Küçük bir umut, yavaş yavaş kalbine sızıyordu. Belki de her şey düşündüğünden daha farklı bir şekilde ilerleyecekti. O an tek düşüncesi hayatta kalmalı, bu yeni ve bilinmeyen dünyaya uyum sağlamalıydı.



 YENİDEN KAÇIŞ

Adam berberden çıkınca Arda’yı yemek yemeye götürdü.

“Ufaklık hiç konuşmadık daha adını bile söylemedin bana. Söyle bakalım adın ne senin?”diye sordu.

“Benim adım Arda amca. Topkapı sularında yatıyorum.”deyince adam: “Kimin kimsen yok mu?”diye sordu.

“Köydeler”dedi Arda.

Adam: “Kalk gidelim o zaman. Bana Mehmet amca diyebilirsin. Benim otogarda bir yazıhanem var. Sur diplerinde yatacağına orda yatarsın. Sana oraya bir de kanepe koyalım.”dedi.

Beraber boya sandığını da alarak otogara gittiler.

Arda sabahları ayakkabı boyayıp, akşamları da yazıhaneyi temizlemeye başladı. Mehmet amca Arda’nın çalışkanlığını görünce ona harçlık verdi. Arda hırlısı hırsızı olur diye parasını Mehmet amcasına verdi.

Aradan beş ay geçmiş, havalar soğumaya başlamıştı.

Mehmet amca Arda’yı düşünmeye başlamıştı.

Kendi kendine: “El kadar çocuk kışta kıyamette ne yapar?

Buranın kışı iyi olmaz, hasta olur. En iyisi bizim arabalarla onu ailesinin yanına göndereyim.”dedi.

Arda’ya dönerek: “Gel oğlum buraya. Seninle biraz konuşalım.”dedi.

Yanına gelen Arda’nın saçını okşayarak: “Bak oğlum bu böyle gitmez. Önümüz kış, üşütür hasta olursun.Gel seni bizim arabalarla ailenin yanına göndereyim.”dedi.

Arda: “Mehmet amca o zaman sendeki paralarımı versen de gitmeden kendime kıyafet alsam olur mu?”diye sordu.

Arda’nın zaten az bir parası vardı. Mehmet amca paraları uzatırken: “Oğlum yetmezse üzerine ben de vereyim.”dedi.

Arda: “Sağ ol Mehmet amca fazla bir şey almayacağım zaten, onun için param yeter.”dedi.

Arda Mehmet amcanın iyi niyetini biliyor,geçmişte yaşadığın deprem korkusu yüzünden ailesinin yanına dönmek istemiyordu.

Kendi kendine düşündü. Ablası depremden sonra evlenmiş, kocasıyla İzmir’e yerleşmişlerdi.Diğer amcasının oğlu da oradaydı. Karar verdi İzmir’e gidecekti.

O gece Mehmet amca da yazıhanede uyumuştu. Parasını ve kıyafetlerini bir çantaya koyup otobüslerin kalktığı yere gitti. Yakalanma korkusuyla her adımda kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu.

Otobüs kalkmak üzereydi. Hızla biletini aldı,koltuğuna oturdu ve İstanbul’un soğuk, kalabalık sokaklarını geride bırakırken, içinde hem korku hem de yeni bir başlangıcın heyecanı vardı. Ablasına kavuşacak olmanın verdiği rahatlık, tüm endişeni bir nebze olsun hafiflemişti.

Otobüs yavaş yavaş İzmir’e yaklaştığında Arda pencereden dışarı bakıyordu. Şehrin sıcak ışıkları, denizin hafif dalga sesleri ve insanların telaşsız yürüyüşleri İstanbul’un kalabalık, soğuk sokaklarından tamamen farklıydı. İçinde hem huzur hem tedirginlik vardı. Mehmet amcanın onu ailesine teslim etmek için beklediğini düşündükçe biraz suçluluk hissetti ama gitmesi gerekiyordu. 

BİR BAYRAM ARASI 

İstanbul’un kalabalığından uzak, İzmir’in sıcak akşam rüzgarına uzanan bir yolculuk… Arda, hem yeni bir şehre hem de çocukluğunun kokularına doğru adım atıyordu.

Otobüs Basmane otogarına girdiğinde, Arda camdan dışarı baktı. İzmir’i daha önce hiç görmemişti. Havadaki sıcak rüzgar tenini yakıyor, uzaktaki denizin kokusu burnuna doluyordu. Etrafta sarı ışıklar yanıyor, insanlar aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Bir an durup etrafına baktı; ne kadar büyük, ne kadar yabancı bir şehirdi bu…

Sırt çantasını omzuna taktı ve cebindeki kağıda yazılmış adresi çıkardı. Ablasının evi Al 

Sancak’taydı. “Otogardan çıkınca fuarın yanındaki caddeyi takip et, sonra sola dön…” diye kendi kendine mırıldandı. Ne dolmuş hattını biliyordu ne de yönleri, ama içindeki ses “yürürüm” diyordu. Belki biraz uzun sürecekti, ama kendi yolunu bulmak Arda’ya iyi geliyordu.

Karanlıkla birlikte şehir sessizleşmişti. Denizden gelen esinti saçlarını savururken, içinden: “İzmir artık burdayım.” diye geçirdi ve adımlarını Alsancak sokaklarına çevirdi.

Arda ablasının kapısını çaldığında kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Kapıyı açan ablası bir an şaşkınlıkla ona baktı, sonra onu sımsıkı kucakladı.

“Ah Arda… Çok özlemişim seni! İnanamıyorum, gerçekten sen misin?” dedi, gözleri dolarak.

Arda da ablasına sarıldı: “Evet abla… İstanbul’dan geldim. Artık burada kalacağım.”

Tam o sırada içeriden bir ses duyuldu:

“Kim geldi böyle gece vakti?”

Ablası arkasını döndü; kocası kapının eşiğinde belirmişti. Yüzünde şaşkınlıkla karışık bir memnuniyetsizlik vardı.

“Arda gelmiş…” dedi ablası tereddütle.

“İstanbul’dan buraya gelmiş.”

Eniştesi kaşlarını çattı:

“İyi de, niye evine gitmemiş, küçük yaşta ne işi var burada? Bizim ev küçük, işim gücüm belli… Bir de çocukla mı uğraşacağız şimdi?”

Evin içinde kısa bir sessizlik oldu. Yalnız duvardaki saatin tik takları duyuluyordu. Enişte derin bir iç çekti:

“Peki… Kal bakalım,” dedi isteksizce.

Ablası, Arda’nın saçlarını okşayıp içeri buyur etti:

“Gel hadi, acıkmışsındır. Karnını doyur, sonra konuşuruz.”

Arda içeri girerken, havanın sıcaklığına rağmen içinde bir ürperti hissetti. Biliyordu, bu evde kolay olmayacaktı…

Bakkaldaki Çıraklık Günleri

Birkaç gün sonra amcaoğlu ile görüşüp iş aradığını söyledi. Amcaoğlu bakkalda çıraklık işi buldu ve birlikte patronun yanına gittiler. Bakkal sahibi Arda’yı baştan aşağı süzdü:

“Bayrama az kaldı. Yanımdaki çırakta çıkacak. O zamana kadar işi öğren. Bayramdan sonra devam edersin.”

Arda adama: “Ben ne iş yapacağım burada?” diye sordu.

Adam cevap verdi: “Müşterilerin siparişlerini sana vereceğim. Sen de götürüp teslim edeceksin.”

On onbeş gün diğer çocukla işe çıktı. Arada bazen evleri karıştırsa da işi öğrendi. Patronu Arda’dan çok memnun kaldı.

Bayramdan bir gün önce patron Arda’yı yanına çağırdı:

“Oğlum, bayramda kapalıyız. O yüzden bayramda git, ailenle hasret gider.”

Arda tereddüt etti. Köye dönmek kolay değildi ama ailesini özlemişti. Sonunda cesaretini toplayıp yola çıktı.

Bayram Sabahı

Köy yoluna vardığında kalbi hızla atıyordu. O çok sevdiği dağlar, bir zamanlar korkuyla kaçtığı topraklardı şimdi. Bayram sabahı annesi tandırda ekmek yaparken, Arda çocukluğunun kokusunu yeniden duydu.

Evin bahçesinde oturan ikiz kardeşleri vardı. Henüz beş yaşındaydılar. Arda gidip onları kucaklayarak hediye verdi. Bayram yerinde çocuklar şeker topluyor, büyükler birbiriyle bayramlaşıyordu.

Kardeşleriyle dere kenarında taş sektirdiler, kahkaha attılar. Akşam olunca avluda toplanıp yıldızları izlediler. Arda’nın içi, hem İzmir’de hem köyde yaşadığı deneyimlerle dolup taşmıştı.


Ancak koşarken, Ak Sa


                        İZMİR 
 Bayram bitmiş, Arda İzmir’e dönmüştü.

Patron o gün dükkâna malzeme almaya gitmişti. Bakkala göz kulak olması için babası gelmişti. Askeriyeden emekliydi. Patron olmadığında dükkânda o durur, Arda’ya asker gibi emir verirdi.

Arda’nın bakkaldaki günleri birbirine benziyordu ama her gün biraz daha ağırlaşıyordu.

Sabah dükkânın kepengini ilk o açardı. Soğuk demire dokunduğunda elleri ürperir, kepengi kaldırırken çıkan metal sesi sokağın sessizliğini bölerdi. İçeri girer girmez yerleri süpürür, tezgâhı siler, ekmek kasalarını dizerdi.

Un çuvallarını taşırken omuzları sızlamaya başlamıştı. Çuvallar neredeyse kendi ağırlığı kadardı. Bazen çuvalı sürüyerek götürür, nefes nefese kalırdı.

Raf dizmek en zor işti. Konserve kutuları, yağ tenekeleri, şeker paketleri… Hepsinin yeri belliydi. Birini yanlış koysa yaşlı adamın sert sesi dükkânın içinde yankılanırdı.

“Arda! Rafları düzgün diz, müşteri dağınıklığı sevmez!”

Arda başını eğerdi.

“Peki amca.”

Yaşlı adam onu izlerdi. Elleri arkasında bağlı, dimdik durur, sanki bir asker teftişi yapıyormuş gibi bakardı.

Bir gün Arda konserve dizerken parmağı kesildi. Kan, metal kutunun kenarından süzüldü. Elini hızla önlüğüne sildi. Kimse görmesin istedi. İşini bırakmadı.

Adam bunu fark etti ama bir şey demedi.

Bir süre sonra sesi yumuşadı:

“Bak evlat, işini iyi yaparsan herkes sana saygı duyar. Ama bir kez tembellik edersen kimse yüzüne bakmaz.”

Arda o cümleyi aklına kazıdı.

Müşteriler gelir giderdi. Kimi onu görmezdi bile. Kimi başını okşar, kimi sert davranırdı. Ama Arda her seferinde aynı cümleyi kurardı:

“Başka isteğiniz var mı?”

Akşam olunca dükkânı kapatır, yerleri tekrar süpürür, tezgâhı silerdi. Bazen yorgunluktan sandalyeye oturur oturmaz gözleri kapanırdı.

Bir yıl böyle geçti.

Ellerinde çatlaklar oluştu. Omuzları sürekli ağrıyordu. Sabahları kollarını kaldırmakta zorlanıyordu. Aynaya baktığında yüzünün çocuk yüzü olmadığını fark etti.

Bir akşam kepengi indirirken durdu.

İçinden sessizce şunu söyledi:

“Ben yoruldum.”

Ertesi gün patron geldiğinde karşısına geçti.

“Ben işi bırakmak istiyorum.” dedi.

Patron uzun uzun baktı. Ne kızdı ne de şaşırdı.

“Büyüdün sen.” dedi sadece.

Arda o gün dükkândan çıktığında, arkasında sadece bir iş değil, bir yılını bırakmıştı. 






 karşısına çıi

Ay.                        ELEKTRİKÇİ     
Arda bu kez şehrin kenar mahallelerinden birinde, küçük bir tamir dükkânında iş buldu. Elektrikçi ile tanışması tesadüf olmuştu ama adamın sıcak tavırları, uzun zamandır duymadığı bir güven duygusu uyandırdı içinde.
Dükkân dar ve loştu. Tavandan sarkan sarı ampul, kabloların ve eski prizlerin üstüne solgun bir ışık bırakıyordu. Duvarlarda yılların bıraktığı is lekeleri vardı. Masanın üstü pense, tornavida, bant ve kablo yığınlarıyla doluydu. Ama nedense Arda’ya burası karmaşık değil, düzenli gelmişti.
İlk gün süpürgeyi eline aldığında, içinden garip bir huzur geçmişti. Bir yere ait olmanın huzuru değil… ama en azından kovulmamanın huzuru.
Sabahları erken kalkıp, akşam olunca da tezgâhın altına serdiği battaniyede uyurdu.
O battaniyeyi her gece aynı özenle sererdi. Tezgâhın altı, onun için küçük bir oda gibiydi. Yukarıdan sarkan kablolar tavandaki yıldızlar gibi görünürdü karanlıkta. Gözlerini kapatmadan önce uzun uzun onları izlerdi.
Dışarıda ayak sesleri kesildiğinde, dükkânın içi tamamen sessizleşirdi. O sessizlikte Arda ilk kez korkmadan uyuyabiliyordu.
Elektrikçi, bir gün kabloları toplarken sordu:
“Ailenden bir haber var mı oğlum?”
Arda önce sessiz kaldı. Sonra uzaklara bakarak konuştu:
“Evden ayrılalı uzun zaman oldu. Üç tane daha kardeşim olmuş. Hepsi erkek ama ben dönmedim.”
Adam başını salladı, iç çekti. Kendi çocuğu olmamıştı. Belki de o yüzden, bu sessiz çocuğa her geçen gün daha çok alışıyordu.
O günden sonra elektrikçi, Arda’ya daha dikkatli bakmaya başladı. Çay içerken ikinci bardağı hiç sormadan onun önüne koyuyor, öğlenleri ekmeği ikiye bölüyordu. Arda fark etmese de, adam onu izliyordu. Nasıl oturduğunu, nasıl konuştuğunu, nasıl sustuğunu…
Bir akşam, tezgâhın başında çay içerlerken konuya girdi:
“İstersen seni evlat edineyim.” dedi.
Dükkânın içi bir anda sessizleşti. Dışarıdan geçen arabanın sesi bile çok uzaktan geliyormuş gibi duyuldu Arda’ya.
Arda başını eğdi. O an kalbinde bir sızı hissetti. Aslında kalmak istiyordu; bu düzenli hayat sessiz ve güvenliydi. Ama içinde bir ses “yine fazla alışma” diyordu.
O teklifi kabul etti ama gerçekten bir aile bulduğu için değil.
Sadece geri dönmemek için.
O gece battaniyeye uzandığında, ilk kez tezgâhın altı dar gelmişti. Gözlerini kapatamadı. Bir yere ait olma düşüncesi, onu huzurlandırmamıştı. Tam tersine, tedirgin etmişti.
Bir süre sonra elektrikçi, köye haber gönderdi: “Oğlun artık benimle kalacak.” yazdı mektubuna.
Mektup gönderildikten sonra adamın yüzü değişti. Gün boyu dalgındı. Penseyi eline alıyor, unutuyor. Çayı demliyor, içmiyordu.
Köyde ise ortalık karıştı.
“Sen bizim oğlumuzu nasıl elimizden alırsın?” diye yükseldi sesler.
O mektubun cevabı dükkâna geldiğinde, elektrikçi uzun süre konuşmadı. Zarfı açtı, okudu, katladı. Masanın üstüne bıraktı.
O gün dükkânda çay içilmedi.
O gün hiçbir kablo toplanmadı.
O gün dükkân daha karanlıktı.
Arda, o sessizliğin içini dolduracak kelime bulamadı. Elektrikçinin gözlerine bakamadı. Çünkü adamın yüzünde ilk kez çaresizlik vardı.
Bir sabah, kimseye veda etmeden eşyalarını topladı.
Battaniyeyi katladı. Tezgâhın altına son kez baktı. Elini tahtaya sürdü. Sanki teşekkür eder gibi.
Kapıyı sessizce kapattı.
Yine yollara düştü…
Sokakta yürürken içinden geçenleri kimse duymuyordu.
Kendi kendine:
“Nereye gidersem gideyim, kimseye tam ait olamıyorum.
Hep bir misafirim sanki; evlerde, kalplerde, masalarda.
Beni sevenler bile, sonunda bir yol ayrımında bırakıyor.
Belki de ben kimseyle kalmamayı seçtim, bilmiyorum.
Ama her gidişin bir sebebi varsa, benimkiler hep sessizlikten oluyor.”
Ve Arda, bir kez daha arkasında bir yer bırakmadan yürümeye devam etti.


GÖZ DOKTORU
Elektrikçiden ayrıldıktan sonra Arda bir süre başıboş dolaştı. Şehrin sokakları, geceleri daha da soğuk görünüyordu. 
Bir bakkalın vitrininde “Eleman aranıyor.”yazısını görünce içeri girip, sessizce sordu: “Eleman aranıyor sanırım. Ben çalışabilir miyim?”
Bakkal yaşlı bir adamdı. Arda’yı süzdükten sonra: “Tamam delikanlı, sabah gel başla.”dedi.
Arda her gün tozlu yollardan siparişleri taşır, defter tutar ve gelen gidenle ilgilenirdi.
Bir gün sipariş listesinde yeni bir isim dikkatini çekti.
Dr. Kemal Yalın Göz Hastalıkları Uzmanı
Arda elinde küçük bir kese kağıdıyla merdivenleri ağır ağır çıktı.
Bakkal: “Doktora selam söyle, o çok iyi bir insandır.”demişti.
Kapıyı çaldığında içeriden hafif bir ses duyuldu:
“Geliyorum.”
Kapı açıldığında, beyaz gömleğinin kollarını dirseğine kadar sıvamış, gözlüğünün ardında dikkatli bir bakışla duran bir adam çıktı karşısına.
“Sen bakkaldan geldin demek.”dedi gülümseyerek.
“Evet,siparişleri getirdim efendim.”
Dr.Kemal Yalın paketi alırken Arda’nın yüzüne baktığında ne kadar düzenli ve temiz bir çocuk olduğunu farketti. 
“Kaç yaşındasın”
“On altı”
“Okula gitmiyor musun?
Arda: “Gitmiyorum.”dedi başını eğerek.
Doktor onun sesindeki hafif titremeyi farketti.
Bir süre sustular. Sonra, masanın üstünden bir bozukluk uzattı.
“Bu bahşiş senin, çay içersin.”
Arda teşekkür etti, gözleri parladı.
Doktor baktığında onun gözlerinde hayatın yükünü çok erken taşımaya başlamış bir çocuk gördü.
Bir kaç gün sonra Arda yine sipariş götürdü. Bu kez doktor onu kapıda bırakmadı.
“Gel bakalım, otur az.”
Masaya iki bardak çay koydu.
“Anlat bakalım sen neden okula gitmedin. Yoksa ailen mi göndermedi?”
Arda başından geçenleri tek tek anlattı. Babasından söz etti. Gözleri gün geçtikçe karardığını, artık evde çoğu işi yapamadığını söyledi…
“Keşke getirebilsem babamı.”diye söylendi. 
Sesi kısılmış, kelimeler birbirine karışmıştı.
Doktor sessizce dinledi. Sonra karar verir gibi başını kaldırdı.
“Getir onu.”dedi.
“Gözlerine ben bakayım. Masrafları ben hallederim.”
Arda önce şaşırdı sonra sadece:  “Teşekkür ederim.”diyebildi.
O an bilmiyordu ama bu doktor, hayatının kısa bir bölümüne dokunacak ve içindeki iyiliğe dair inancını uzun süre yaşatacaktı.
Arda babasını almak için köye gitti. 
Otobüsten indiğinde köyün tozlu yollarına, eski evlerin çatılarına şöyle bir baktı. Bir an deprem gözünün önünde canlandı. 
Üç erkek kardeşinin koşarak yanına gelmesiyle kendine geldi. Hemen onları tek tek kucakladı. 
“Siz… Siz büyümüşsünüz!”dedi gülümseyerek. 
Evde anne ve babası Arda’yı görünce gözleri doldu. 
“Ne yaptın oğlum sen? Neden köyden ayrıldın?”
“Biz seni bırakmayacağız.”dedi babası. 
“Evde kal, bizimle ol.”diye ekledi annesi. 
Arda gülümsedi: “Boş verin şimdi bunları. Ben babamı almaya geldim.”diyerek doktoru ve olanları anlattı
.

Ertesi gün Hayyam ile Arda yola çıktı. Yol uzun sürmüştü. Hayyam başını cama dayamış, gözlerini kapamıştı. Görmediği manzaraları hatırlamaya çalışıyordu sanki.

Doktor Kemal Yalın, onları kapıda karşıladı.

“Hoş geldiniz.”dedi gülümseyerek.

“Buyrun içeri geçin,yorulmuşsunuzdur.”

Hayyam’ın yüzündeki çizgiler yılların değil, karanlığın iziydi.

Arda sandalyeye oturmasına yardım ederken, doktor dikkatle izledi.

Muayenehane bir anda sessizleşti.

Doktor dikkatle muayeneye başladı. Işığı gözlerine tuttuğunda, derin bir iç çekti.

Uzun süre konuşmadı.

Arda nefesini tutmuştu.

Sonunda doktor lambayı kapattı, gözlüğünü çıkardı,gözlerinde hüzünle :

“Bir yıl önce gelseydi… belki kurtulurdu.

Kornea yeni yeni tükenmeye başlamış ama artık çok geç.

Arda’nın gözleri doldu ama ağlayamadı.

Hayyam hafifçe gülümsedi. Sanki oğluna: “Üzülme.”demek ister gibi.

Doktor onları yolcu ederken sessizce bir zarf uzattı.

“Bu yol masrafınızdan fazlası. Bir ay kadar idare eder. Lütfen kabul edin, gönlüm rahat etsin”

Hayyam başını eğdi, Arda konuşamadı. Teşekkür yerine sadece başıyla selam verdi.

Kapıdan çıkarken doktorun sesi geldi arkalarından:

“Işık bazen gözle değil, kalple görülür…

Bunu unutma Arda.”

 

          SESSİZ YOLCULUK

Arda babasıyla birlikte köy yoluna düştüğünde, otobüsün takıntısı içinde sessizliği bozan tek şey kalbinin atışıydı.

Hayyam pencere kenarında başını cama dayamış, uzaklara bakıyordu. Arda onun gözlerindeki karanlığı farkedebiliyordu ama konuşmak

O an Arda düşündü: “Bazen bir umut bile geç kalınca, hayat değişiyor…

Her şey sessizce kayıp gidiyor.”

Arda babasının yüzüne bakmak istemedi. Gözleri doluyordu ama kimseye göstermemek için başını öne eğdi.

Evdeki odasına çekildi, sessizce oturdu. Ellerini dizlerinin üstünde bastırdı, uzun uzun düşündü.

“Hayat bu kadar adaletsiz olabilir mi?

Doktor her şeyi söyledi ama…

 Yine de bir parça umut vardı o da kayıp gitti ...”

Günler geçti. Arda yavaş yavaş kendine geldi.

Bakkalda çalışmaya devam etti,eski düzenini sürdürmeye çalıştı ama içindeki sessizlik artık daha derindi.

“Işık bazen gözle değil, kalple görülür.”doktorun bu sözleri her adımında karanlığa rağmen ilerlemesini sağlayacak küçük bir güç oldu.

 


KUŞ ADASI
Arda sabahın erken saatlerinde rafları düzenlerken dükkana bir kaç müşteri girdi. Orta yaşlı, kısa boylu adam elindeki gazete kağıdını göstererek “Kuş Adası’nda bir otel komi arıyor hem de dolgun maaşla. Bence sen de git evlat.”dedi.
Arda umursamadı : “Teşekkür ederim ama ilgilenmiyorum.”
Adam gülümsedi, ısrarcıydı: “Denemeden bilemezsin. Git, gör bak nasıl hayatın değişecek. Millet otelde turistlerin verdiği parayla köşeyi dönüyor.”
Arda kendi kendine düşündü, belki de hayatı değişebilirdi.
Bakkalla da vedalaşıp ertesi gün yola düştü.
Otobüsten indiğinde otelin parlak mermerleri ve sahil manzaralı balkonları Arda’yı büyüledi ama mutfak kapısından içeri adım attığında gerçek çok farklıydı.
Büyük Kazanlarda çeşit çeşit yemekler pişerken, tencereler tıkırdıyor, garsonlar telaşla tabak taşıyor, aşçılar bağırıyordu.Bir masa tarafında tatilciler yüksek sesle içki içiyor, başka bir masada kavga edenler varken otelin başka bir köşesinde eğlenen insanlar vardı. Bazı çalışanlar Arda'ya alaycı bakışlar atıyordu.
“Yeni mi geldin?”dedi biri, gözlerini Arda’dan ayırmadan.
Arda başını salladı, sessizce mutfağı gözlemledi. İlk işi masaları düzenlemek ve siparişleri takip etmekti. Her tabak, çatal ve peçete dikkatle yerleştirilmeli, siparişler eksiksiz alınmalıydı.
Patron sert bir sesle bağırdı: "Çabuk ol! Tatilciler bekliyor!"
Arda tabakları hızlıca ama yanlış yere koydu . Bir garson alay etti: “Acemi, hâlâ öğrenemedin mi? "Arda derin bir nefes aldı, özür diledi ve sessizce işine devam etti.
İçinden : “Sabırlı ol, kavga etme.”dedi kendi kendine.
Arda daha sonra aşçının isteğiyle sebzeleri doğrayıp, tabakları hazırlamaya başladı.
" Soğanları getir, patatesleri soy!"dedi aşçı sert bir sesle.
Saatler uzadıkça Arda hem bedenen hem de psikolojik olarak yoruldu. Molalar kısa, iş yoğun ve hatalara tahammülsüzlük vardı.
Akşam üstü tatilciler arasındaki bir kavga mutfağın önüne taştı. Garsonlar koşturuyor, Arda tabakları dikkatle taşıyor ve ortamı gözlemliyordu. Kavga edenler masaları devirip bağırıyordu.
Gün boyu mutfak sürekli kirleniyor, yağlı ve kirli bulaşıkları yıkamak çok zordu.
Patron da işçi kıymeti bilmiyor, sürekli işçilere bağırıyordu.
On beş gün çalıştı ama anasından emdiği süt burnundan geldi.
Daha fazla dayanamayarak İzmir’e geri döndü.



                 TEKRAR İZMİR

Arda uzun bir yolculuktan sonra yeniden İzmir’e geri dönmüştü ama bu dönüş ne umut ne de sevinç taşıyordu içinde.

Bakkaldaki işinden kendi isteğiyle ayrılmış, sonra da pişman olmuştu. Geri dönmeye utanıyordu: “Ne yüzle gideceğim oraya?”diye kendi kendine söyleniyordu.

Ablasına gitmeyi düşündü ama eniştesinin soğuk tavırlarını, laf sokmalarını hatırladıkça içi daraldı. Amca oğluna gitse, onların evleri bir mutfak ile bir odadan ibaretti zaten yatacak yer yoktu evde .

Kimseye bir şey demeden Alsancak’ta İzmir Fuarında ağaçların diplerinde, banklarda yatmaya başladı.

Geceleri sokak lambalarının sarı ışığı altında İzmir’in nemli havasını içine çekerken karnı çoğu zaman aç olurdu ama yorgunluk açlığını bastırıyordu.

Yıldızlara baktıkça annesi aklına gelirdi.

“Dikkat et kendine Arda.”derdi annesi. Şimdi o söz, rüzgarla birlikte kulağında yankılanıyordu.

Bir gece,başını kolunun üzerine koymuş, uyumaya çalışırken yanına iki adam geldi.

Biri omzuna dokunarak:

“Şişşt delikanlı neden burda yatıyorsun?”

Arda başını kaldırmadan, kısık bir sesle cevap verdi:

“Evim yok.”

Adam şaşırdı:

“Nasıl yani, hiç mi evin yok?”

“Memleketten geldim.”

“Kalacak yerin yok mu?”

“Yok.”

“Akraban falan da mı yok burada?”

Arda kısa bir duraksamadan sonra:

“Yok.”dedi.

Gerçi arada amca oğluna gidip yıkanıyor, karnını biraz doyuruyordu ama utanıyordu söylemeye.

Adamlar durumuna üzüldüler.

“Bu çocuk burda donacak.”dedi biri.

Sonra durumu polise bildirdiler. Bir süre sonra bir devriye aracı geldi. Polisler yaşını sordular ve karakola götürdüler. Karakolda biri sıcak çorba getirdi.

“Aç mısın delikanlı?”diye sordu memurlardan biri. Arda sessizce başını salladı ve memurun uzattığı çorbayı içti.

Komser onsekiz yaşından küçük olduğunu öğrenince yumuşak bir sesle: “O sekizinden küçükmüşsün. Seni ailene göndermemiz gerekiyor.”dedi.

Komser odasında sadece Arda ile Komser vardı. Komser cebinden para çıkarıp: “Şu köşedeki büfeden bana bir gazete alıp gelir misin?” deyince Arda olur anlamında başını salladı. Parayı alarak büfeye gitti.

Arda büfeye gidip Komserin gazete istediğini ve götürmesini söyledi. Büfeci Arda’ya:

“Sen götürür müsün?”deyince

Arda” “Benim acil işi çıktı. Buyrun gazetenin parası. Komser sizin bırakmanızı istedi." dedikten sonra ordan kaçtı. 



PASTANE
Arda geceyi yine dışarıda geçirmişti.

Sabah olunca şehrin kalabalığına karıştı.

İnsanlar telaşla oradan oraya koşturuyordu. 
Bir ara burnuna taze poğaça kokusu geldi. 
Başını kaldırdı. Köşe başında küçük bir pastane gördü. 
Camın arkasında tezgah dolusu sıcak börekler, simitler diziliydi.
Camda koskocaman harflerle “ELEMAN ARANIYOR.”yazıyordu. 
İçeri girdi. 
Pastanenin içinde un kokusu, yeni demlenmiş çayın buharınakarışıyordu. 
Tezgahın arkasında orta yaşlı bir adam vardı, beyaz önlüğü una bulanmıştı.

Arda utanarak eliyle camı işaret etti.

“Eleman arıyorsunuz sanırım. İsterseniz ben çalışabilirim.”
Adam baştan aşağı süzdü onu.

“Dürüst bir çocuğa benziyor.”diye mırıldandı.

“Daha önce çalıştın mı?”
“Evet bakkalda çalıştım. Taşımayı, silmeyi, toparlamayı bilirim.”
“Adın ne senin?”
“Arda.”
Adam kısa bir süre düşündü sonra gülümsedi. 
“Madem öyle, bu gün şanslı günündesin.

Elemanlardan biri hastalandı. Başla bakalım, görelim nasıl çalışıyorsun .”
Arda’nın yüzü aydınlandı. 
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten. Hadi bakalım önlüğü tak.”
Arda bir an aynadaki yansımasına baktı ;uzun zamandır ilk defa kendini bir yere ait hissediyordu. 
Bardakları taşıdı, masaları sildi, çöpleri topladı. 
Yoruldu… ama içi huzurla doldu. 
Akşam olunca pastane sahibi yanına gelerek:
“Fena çalışmadın delikanlı. Eğer istersen yarın da gel.”
“İsterim tabi ki isterim! 
Adam kasadan para çıkarıp uzattı :
“Bu da bu günün yevmiyesi. Hadi git biraz dinlen.”
Arda parayı avucunda sıkıca tuttu. 
İçinde uzun zamandır hissetmediği bir şey vardı:

 Güven.

O gece bir bankta değil, pastanenin arkasındaki küçük depoda, bir battaniye altında uyudu.

Pastane sahibi Mustafa usta, her zaman ki gibi erken gelmişti.

 Depo kapısının önünde bir hareket fark etti. Battaniyenin altına kıvrılmış bir çocuk…

Yaklaştı, yüzünü görünce tanıdı.

“Arda… Sen burda mı yattın oğlum?”

Arda panikle doğruldu.

“Ben… geç olunca eve gidemedim. Biraz dinleneyim dedim, uyuyakalmışım. Kusura bakmayın…”

Mustafa ustanın yüzü yumuşadı.

“Evim yok desen daha doğru olur değil mi?”

Arda başını öne eğdi. Sessizce başını salladı.

Usta derin bir iç çekti.

“Peki, madem öyle… Sen artık buranın  çalışanının. Sokakta yatmak yok. Arka tarafta boş bir oda var orayı düzenleriz. Geceleri orda kalırsın.”

Arda şaşkınlıkla baktı.

“Gerçekten mi usta?”

“Gerçek ama söz ver. Dükkanı pırıl pırıl yapacaksın.”

O günden sonra Arda  gündüzleri çalıştı, akşamları dükkanın temizliğini yaptı.

Bir gün ustanın hanımı Nermin hanım geldi. Camların parıltısına, her şeyin yerli yerinde oluşuna hayran kaldı.

“Mustafa bu düzeni kim sağladı böyle?”

“Yeni çocuk Arda. Geceleri de burada kalıyor. .”

“Evde de çok iş var. Bana da yardım edebilir aslında.”

Ertesi gün Nermin hanımın yanında tozları aldı, camları sildi daha sonra da bahçeyi süpürdü. Nermin hanım onu hep takdir etti.

“Senin gibisini görmedim oğlum. Maşallah elinin değdiği her yer ışıldıyor.

Bir cüzdanından kalın bir tomar para uzattı.

“Bu emeğinin karşılığı.”

Arda kabul etmese de parayı eline tutuşturdu.

 Böylece hem pastaneden hem ev işlerinden para kazanmaya başladı.

O parayla ilk kez kendine yeni kıyafetler aldı.

Zamanla biriktirdiği paralarla kendine bir arsa aldı, kendine küçük bir ev kiraladı.

Hayat her zaman ki gibi sürprizlerini saklıyordu.

Bir sabah dükkana geldiğinde ortalık karışıktı.

Nermin hanım ağlıyor, işçiler sessizce başlarını öne eğmiş duruyorlardı.

Arda donakaldı.

“Ne oldu?”

Nermin hanımın sesi titriyordu.

“Mustafa… Dün gece kalp krizi geçirdi.

 Kurtaramadılar Arda… ”

O an pastanenin bütün sıcaklığı, un kokusu, o sabahki ışık sanki bir anda soldu.

Arda’nın boğazı düğümlendi.

 Mustafa usta ona sadece patron değil, bir baba olmuştu.

Bir hafta sonra aile  karar verdi. Nermin hanım başka şehre taşınacak, pastane kapatılacaktı.

Arda son kez içeri girdi.

 Masanın üstünde duran bardaklara, tezgahtaki tepsiye, duvardaki saate baktı.

“Hakkını helal et, usta…”

Dışarı çıktı.

Kepenkleri yavaşça indirdi.

Sanki bir dönem kapanmıştı. 



            

 FIRIN

"Arda pastaneden çıktıktan sonra hayat ona hiç dinlenme vermedi..."

Arda pastanenin kepenkleri kapandığında elinde küçük bir çuval, içinde bir kaç parça eşyası ve Mustafa ustadan kalan hatıralarla sokağın ortasında öylece kalakaldı.

O gün uzun süre sahilde yürüdü. Deniz hırçındı, dalgalar iskeleye vuruyor, rüzgâr yüzünü yakıyordu. Bir  bankta oturup cebindeki paraya baktı. Ustadan aldığı kazançtan birazı kalmıştı bir de arsaya yatırdığı paranın dekontu…

Kağıda uzun uzun baktı.

“Pes etmek yok.”dedi kendi kendine.

Ertesi sabah İzmir’in kalabalığına karıştı.

İşe arıyordu.

Kimi yerler yaşını küçük buldu, , kimisi tecrübeli eleman istedi.

Saatlerce yürüdü, ayaklarının altı yanıyordu.

Akşam üstü Kemeraltı’nın dar sokaklarında dolaşırken, eski bir fırının camında

“Eleman aranıyor.”yazısını gördü.

Kapıyı itti, içeri girdi.

İçerisi sıcacıktı. Yoğun bir hamur kokusu vardı.

Bir adam koca bir teknenin içinde hamur yoğuruyordu,kolları una bulanmıştı.

Başını kaldırdı.

“Buyur delikanlı?”

“İş arıyorum usta. Her işi yaparım. Temizlik, taşıma,… servis farketmez.”

Adam Arda’yı baştan aşağı süzdü.

“Gece vardiyası boş ama ağır iştir. Uyku yok, yorgunluk bol.”

Arda hiç düşünmeden cevap verdi :

“Ben alışığım.”

Adam başıyla arka tarafı işaret etti.

“Önlüğü tak, başla.”

Gece vardiyası başladığında fırının içi cehennem gibiydi.

Fırın kapakları açıldıkça yüzüne sıcak hava çarpıyor, gözleri yanıyordu.

Hamur tekneleri ağır, tepsiler doluydu.

Saat ilerledikçe zaman yavaşladı.

Gece iki…

Üç….

Dört…

Arda  sabahlara kadar hamur taşıyor, tepsileri diziyor, sabah olunca da dükkanı temizliyordu.

Bir ara duvara yaslandı.

Kol kasları ağrıyor, gözleri uykusuzluktan yanıyordu.

Ustabaşı seslendi :

“Delikanlı! Uyku yok! Daha sabaha çok var! “

Arda irkildi, tekrar işe koyuldu.

Sabah ezanı okunurken dizlerinin titrediğini farketti.

Fırından çıktığında güneş doğuyordu.

Sokakta yürürken başı dönüyor, gözlerinin altı morarıyordu.

Çevresindeki insanlar işe giderken o sanki günlerdir uyumamış gibiydi.

Bir bankta oturdu, elleri hâlâ hamur kokuyor gibiydi.

“Dayanacağım.”dedi içinden.

Günler böyle geçti.

Her gece aynı sıcaklık, aynı yorgunluk, aynı uykusuzluk.

Bir gece hamur teknesini kaldırırken elleri titredi.

Tekne elinden kaydı ve hamur yere yayıldı.

Ustabaşı sertçe baktı:

“Yoruldun mu?”

Arda başını salladı :

“Yok… devam ederim.”

Ama bedeni artık söz dinlemiyordu.

Sabaha karşı yerleri silerken dizlerinin üstüne çöktü.

Bir süre öylece kaldı,nefesi hızlanmıştı.

O an anladı.

Bu işi yapmak istiyordu… ama bedeni buna izin vermiyordu.

Ertesi gün ustanın yanına gitti.

“Usta… ben galiba devam edemeyeceğim.”

Adam ona baktı:

“Gece işi herkese göre değil ama sen yine iyi dayandın.”

Arda “Teşekkür ederim usta.”diyerek ;önlüğü çıkardı.

Fırından çıktığında hava aydınlıktı.

“Her işi yapabilirim sanıyordum ama demek ki yapamayacağım işler de varmış. “diye söylendi.

 



 

 KASAP GÜNLERİ

Arda, fırından ayrıldıktan sonra sokaklarda yürüdü.

Ayakları hâlâ yorgun, kolları hâlâ hamur kokuyordu. Ama içinde bir kararlılık vardı: pes etmeyecekti.

Kısa bir süre sonra, kasabın eleman aradığını öğrendi.

Kendi kendine mırıldandı:

“Bir kasap kaldı denemediğim. Alırlarsa bir de onu denerim. Ne olacak sanki?”

İçeri girdiğinde ağır bir et kokusu onu karşıladı.

Dükkândan bıçak sesleri geliyordu, her kesik havayı titretiyordu. Soğuk taş zemin, Arda’nın ayaklarının altını kayganlaştırıyordu.

Kasap başını kaldırdı. Sert bakışları Arda’yı süzdü.

“Buyur delikanlı, ne istiyorsun?”

“Usta, iş arıyorum. Her işi yaparım. Temizlik, taşıma… fark etmez,” dedi Arda.

Kasap gözlerini kısarak baktı.

“Daha önce kasapta çalıştın mı?”

“Hayır… ama öğrenirim.”

Kasap, derin bir nefes aldı, sonra önlüğü uzattı:

“Deneyelim bakalım o zaman. Önce şu et kasalarını taşı, dolaba as bakalım.”

Arda kasaları kaldırdı, etleri dolaba astı, zemini sildi. Ama eline bulaşan yağ ve kan, her dokunuşta kaygan bir tiksinti veriyordu. Dükkânın havasızlığı, soğuk taş duvarlar, kokular ve kasabın gür sesi onu yavaş yavaş yormaya başladı.

Gece vardiyası ilerledikçe, Arda’nın kolları ağrımaya, sırtı tutulmaya, gözlerinin altındaki morluklar belirginleşmeye başladı.

Bir ara elindeki kasayı dolaba asarken elleri titredi. Et kaydı, Arda’nın kalbi hızlandı. Hamurun ve etin ağırlığı, gecenin sessizliğinde onu ezmişti.

Kasap arkasından seslendi:

“Oğlum, şunu da kıyma makinesine at!”

Arda durdu. Ellerini yıkadı, derin bir nefes aldı.

“Usta… ben yapamayacağım galiba,” dedi, sesi hafif titriyordu.

Kasap bir an sustu, sonra hafifçe gülümseyerek başını salladı:

“Herkesin işi başka, evlat. Zorlama kendini.”

Arda utangaç bir gülümseme ile önlüğünü çıkardı.

“Sağ ol ustam, hakkını helal et,” dedi.

Cebinde kalan az para ile artık evde bile kalamazdı. Sokaklar yeniden onu çağırıyordu. Her adımı, hayatın sertliğini hatırlatıyordu. Ama Arda, içten içe bir şey daha öğrenmişti:

“İstediğin her işi yapamazsın… ama her işten bir ders alabilirsin.”

Gün doğarken Arda, yorgun ama kararlı, şehrin kalabalığına karıştı.

Her dükkân, her sokak, her ağır iş ona bir şey öğretmişti.

Ve o artık biliyordu: Kendi yolunu, kendi sınırlarını bulmak zorundaydı. 






TEKSTİL ATÖLYESİ

Arda, kasap deneyiminden sonra şehri yeniden arşınladı. Bu kez yol onu bir tekstil atölyesine çıkardı.

İşe başladığında, Arda hâlâ tertemiz bir çocuktu; yüzü parlak, çamaşırları ütülü ve düzenliydi. Ama iki hafta geçtikten sonra, aynı çocuk yüzü kapkara, çamaşırları kirden gözükmeyen bir Arda olmuştu.

Patron bu değişikliği fark etti ve Arda’yı yanına çağırdı:

“Oğlum, senin annen çamaşırlarını yıkamıyor mu?”

Arda boynunu eğdi:

“Yok.”

“Peki neden?”

“Benim annem yok.”

Patron şaşkınlıkla durdu. Ne diyeceğini bilemedi, sonra elini Arda’nın omzuna koydu:

“Öldü mü?”

Arda kafasını salladı:

“Hayır, ailem memlekette.”

Patron bir süre sessiz kaldı, kafasını kaşıdı, sonra Arda’ya baktı:

“Oğlum, o zaman sen burada, atölyede yat,” dedi.

O günden sonra Arda, atölyede kalmaya başladı. Geceleri, uyurken, küçük bir çıtırtı duyduğunda korkudan ağlamaya başlıyordu.

Bekçi, Arda’nın sesini duydu ve yanına geldi:

“Oğlum, neden ağlıyorsun?”

Arda hıçkırarak cevap verdi:

“Bi… bi bir ses duydum.”

Bekçi Arda’nın başını okşadı:

“Korkma oğlum. Ben buradayken sana bir şey olmaz, hadi git yat,” dedi.

Ertesi gün patron, uykusuz bir Arda ile karşılaştı. Bekçi, geceyi nasıl geçirdiğini ve olanları anlatmıştı.

Atölyede Arda’nın yanında üç delikanlı daha çalışıyordu. Hepsine devlet hastanesinin yanına bir ev tutulmuştu. Arda gündüzcüydü, diğerleri gececiydi.

Bir gün gece yarısı, Arda’nın karnına ani bir sancı girdi. Ağrı öylesine şiddetliydi ki kıvranıyordu. Kimse yanına gelmedi. Bağırmaya başladı; komşular pencereyi açıp bakıp tekrar kapattılar.

Karşı penceredeki bir kız bağırdı:

“Anne, yeni taşınan komşuda çocuk ağlıyor, bükülüp duruyor!”

Kızın ailesi, Arda’yı alıp hastaneye götürdü.

Hastanede doktor gelene kadar Arda bağırıyordu. Yapılan kontroller sonucu apandisit olduğu ortaya çıktı ve hemen ameliyat olması gerekti.

Arda başta reddetti. Ama doktor, ameliyat olmazsa apandisit patlayacağını söyledi. Arkadaşları imza attı ve ameliyat gerçekleşti.

Bir süre daha atölyede çalıştı. Ama bir gün, beklemediği bir haber aldı.

Mektup Mersin’den gelmişti. Ablasının ciddi şekilde hasta olduğu ve riskli bir ameliyat geçireceği yazıyordu.

Arda, Mersin yollarının önünde uzandığını, hayatın yeniden onu sürüklediğini hissetti. 





                     MERSİN

Arda Mersin’e vardığında hastane koridorları sabahın erken saatlerine rağmen kalabalıktı. İçeride kesif bir ilaç kokusu, duvarlarda yorgun bekleyişler vardı. Kalbi hızlı atıyordu. Yıllardır görmediği ablasını birazdan görecekti.

Odaya girdi.

Ablasını yatakta görünce bir an olduğu yerde kaldı. Yüzüne uzun uzun baktı. Zaman onu da yormuştu ama gözleri hâlâ aynı şefkati taşıyordu.

Ablası Arda’yı görür görmez doğrulmaya çalıştı.

İki kardeş birbirine sarıldı.

Ablası Arda’yı adeta kokladı.

Kardeş kokusu… insanın içini sızlatan bir şeydi.

“Hoş geldin kardeşim…” dedi sesi titreyerek.

“Hoş buldum abla. Geçmiş olsun…” dedi Arda.

O günden sonra Arda hastanede refakatçi olarak kaldı. Yemeğini yedirdi, suyunu verdi, geceleri uykusuz kaldı. Bazen sadece oturup sohbet ettiler. Yılların açığını kapatmaya çalıştılar.

Bir hafta sonra taburcu oldular.

Ama Arda’nın aklı durmuyordu. Sürekli düşünüyordu.

Ablası fark etti.

“Ablacım, sen neyi düşünüp duruyorsun böyle?”

Arda başını kaşıdı, iç çekti.

“Abla… İzmir’de sizden uzaktayım. Eğer uygun görürseniz, burada sizin yanınızda kalmak istiyorum.”

Ablası yerinden kalktı, Arda’yı kucakladı.

“En iyisi bu zaten. Ne işin var yabancı yerlerde…”

Sonra ciddi bir ifadeyle baktı.

“Ama sana bir iş bulmamız lazım.”

Arda gülümsedi.

“Ben buldum bile. Biraz birikmişim var. Üç tekerlekli araba alıp sebze meyve satacağım.”

“Yapabilecek misin?”

“Bakacağız…”

Ertesi gün eniştesiyle birlikte üç tekerlekli bir araba aldılar. Hale gidip şeftali ve kayısı yüklediler.

Arda mahalle mahalle dolaşmaya başladı.

Osmaniye… Demirtaş… İhsaniye… Devlet Hastanesi civarı…

“Şeftali vaaar! Kayısı vaaarr! Taze taze, sulu sulu!”

Bağırdı, dolaştı, yürüdü.

Ayaklarına kara sular indi.

Ama bir kilo bile satamadı.

Birkaç gün daha denedi.

Meyveler çürüdü. Kurtlandı.

Arabadan kötü kokular gelmeye başladı.

Akşam eve geldiğinde başını öne eğdi.

“Abla… bu iş bana göre değil.”

Sonra birden durdu.

Gözleri parladı.

“Tabii ya…”

Aklına gelen fikirle gülümsedi.

Bu sefer sebze meyve değil…

Çorap satacaktı.

Eniştesiyle Adana’ya gidip çorap aldılar.

Bir hafta sonra Arda’nın eline hayatında ilk kez bu kadar güzel para geçti.

Çorapların yanına atlet, iç çamaşırı ekledi.

Satış arttıkça Arda’nın kendine güveni de arttı.

Artık bağırmadan satabiliyordu.

İnsanlarla konuşmayı öğrenmişti.

Bir sene böyle geçti.

Ve bir gün…

Askerlik çağrısı geldi.

Arda ürünlerini tek tek paketledi. Ablasının evine bıraktı.

Ablası ve eniştesi onu kapıda uğurladı.

Arda giderken arkasına dönüp baktı.

Bu kez sokaktan değil…

Bir evden çıkıyordu.





ASKER ARDA
Arda’nın askerliği Erzincan’a çıkmıştı. Erzincan’a indiğinde etrafına bakındı kendi kendine mırıldandı : “Nereye geldim ben ya.”
İlk bir kaç gün asker elbisesi vverilmedi.Diğer askerler yemek yiyor, yatıyor giyiniyordu ;Arda ise hâlâ  sivil kıyafetlerle bekliyordu. Koğuşta herkes birbirine göz ucuyla bakıyor, tanışmaya çalışıyordu
Derken elbiseler gelince tek tek dağıtıldı. Bütün askerler hamama gitti. Banyo yapıp traş oldular, saçlarını kestirdiler. Kimisi az önce konuştuğu arkadaşını tanıyamadı.
Arda telli muharebe bölüğüne katıldı.
Komutan askerleri topladı: “İki dakika içinde yatağınızı toplayıp dışarı çıkın.”
Askerler hızla yatağını topladı, dışarı çıktı.
Bazıları geç kalmıştı, komutan sertçe tokat attı: “Geç kaldınız.”
Acemi birliği dört aydı. Üçüncü ayda denetimler başladı ve Or General geldi.
Askerler sıraya dizildi. Üç yüz _üç yüz elli civarında asker vardı.
Or General yüksek bir sesle sordu: “Söyleyin bakalım muharebe nasıl yapılır?”
Bir asker konuştu: “Komutanım iki çift kablo çekiyoruz. Hatlardan birini karşı mevziye, diğerini yan mevziye bağlıyoruz. T2 santrale bir telefon diğer uca da ikinci telefonu takıyoruz. Böylece manyotolu sistem üzerinden karşılıklı haberleşme sağlıyoruz.”
Or General: “Peki tek kabloluyla muharebedesin ve  savaşta bu haberleşmeyi  yapmak zorundasın, ne yapacaksın?”
Askerlerin hepsi bir ağızdan : “Kablo ile muharebe olmaz! ”dedi.
Arda cesaretle tekmil verip: “Olur komutanım.”
Or General: “Haydi bakalım göreyim seni. Nasıl sağlanıyormuş anlat bakalım. İyi ki bir kişi çıktı koskoca taburda. Telefonu kabloları al yap bakalım.”
Arda kabloların birini telefona bağladı, diğerini de ikinci telefona. Otuz kırk santim kadar kablo kesti. Kasatura ile yeri kazdı, topraklama yaptı.
“Komutanım bu nemli olması lazım. “dedi Arda.
“Su yoksa nasıl nemli olacak?”diye sordu Or General.  
“Komutanım affedersiniz ama ötekini de yapmamız lazım.”diye cevap verdi Arda.
Or General gülümsedi:
“Söyle söyle ne yapacağız?”
“Öteki işi yapacağız.”
Or General : “Oğlum söylesene.”diye ısrar etti Or General.
 “Afedersiniz ama işeyeceğiz, biraz ıslak olacak.”diye yanıtladı Arda.
Or General ciddileşti: “Bu askerin adını soyadını alın.”dedi.
Arda korktu, eli ayağı titremeye başladı.
Kendi kendine mırıldandı : “Ben elektrikçide öğrendiğimi söyledim ama keşke söylemeseydim….”
Or General gittiğinde Arda’nın kafasında bir sürü soru vardı . İsmini neden almıştı?
Şimdi ne olacaktı?
Ertesi gün komutan: “işte bu gördüğünüz asker koskoca elli dokuzuncu topçu tugayında Or Generalin sorduğu soruyu tek bilen kişi oldu.
Arkadaşınızı tebrik ediyorum. Bu kol saatini de kendisine hediye ediyorum.”
Askerler kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar.
Komutan sertçe bağırdı : “Susun konuşmayın.Hem ders çalışmıyorsunuz hem de susmuyor sunuz.Çavuşlar bu askeri yanınıza alın. Siz ne yapıyorsanız o da aynısını yapsın.”
Acemiliğin bitmesine yirmi beş gün kalmıştı. Arda er arkadaşlarının yanında yemek yiyordu.
Çavuşlar ona seslendi: “Sen niye orda oturuyorsun. Bundan sonra bizim yanımızda bizimle yemek yiyeceksin.”
Arda artık içtimaya gitmiyor çavuşlarla kalıyordu.
Dağıtımdan önce Arda’nın saati çalındı. Askerler  arama yaptı.
Komutan: “Bu saat bulunacak, kim aldıysa çıkacak. “diye bağırdı. Koğuşta bütün çantalar arandı, yatakların altlarına dahi bakıldı.
Askerlerden biri ürkekçe : “Komutanım günahını almak istemiyorum ama içimizde bir firari var o çalmış olabilir mi acaba?”
Komutan kısa bir cevap verdi : “Olabilir.”
Firari iki hafta sonra yakalandı. Saati satmıştı.
Dağıtım günü geldiğinde askerler Arda’ya : “Sen başarılı bir askersin. Or General tarafından da ödüllendirdin. Kesin sana kıyak yaparlar. İyi bir yere gidersin.”dediler.
Dağıtım yerleri bir bir okunuyordu.
Herkesin yüreği ağzında…
Arda’nın ismi geldiğinde komutan yüksek sesle okudu.
Kandilli
Koğuş sessizleşti.
Herkes birbirine baktı.
Askerlerden biri omzuna vurdu :
“Kandilli’mi dedi. O zaman yaşadın kardeşim kesin İstanbul’u!”
Bir diğeri ekledi: “Deniz kenarıdır oğlum orası, boğazı görürsün. Paşalar gibi askerlik yaparsın.”
Arda tereddütle başını kaldırdı : “Komutanım bu İstanbul mu? Erzurum mu?”
Komutan yüzüne bakmadan kısa cevap verdi : “Erzurum.”
O an koğuşun havası bir anda değişti.
Arda’nın içi burkuldu, yüzü düştü.
Soğuğu hiç sevmezdi ama ülkesine hizmet etmek onun için en büyük gururdu.
Kendi kendine mırıldandı: “Ne yapalım. Vatan neredeyse görev oradadır.”
Tren sabahın ilk ışıklarıyla  Erzurum Kandilli’ye indiğinde şafak yeni söküyordu. İstasyonun çevresinde bembeyaz karlar, dondurucu bir rüzgar vardı.
Arda nefes aldıkça ağzından buhar çıkıyor, burnu kıpkırmızı oluyordu.
Yanında iki arkadaşıyla birlikte, ellerinde valizlerle yürürken bir inzibat seslendi : “Yeni gelenler siz misiniz? Hadi bakalım bölüklerinize teslim olacaksınız.”
Arda’yı uçaksavar bölüğüne arkadaşlarını da başka bölüğe verdiler. Ayrılırken çocuklar birbirine sarıldı.
Acemi birliğindeki başarısından dolayı daha ilk günden onbaşı olarak ödüllendirildi.
Sabah bölük astsubayı geldi, yüksek sesle bağırdı : “Aranızda muharebeci kim var?”
Arda o sırada sessizdi. Yeni geldiği için konunun kendisi ile ilgili olduğunu düşünmemişti.
Astsubay ikinci kez bağırdı : “Nerde yeni gelen muharebeci?”
Arda öne çıktı: “Benim komutanım, sabah geldim o yüzden ben olacağımı tahmin etmedim.”
Astsubay başını salladı : “Tamam. Bundan sonra seni nöbetlere yazmayacağız. Emir bekle..”
Ertesi gün bölükte bir hareketlilik vardı. Yüzbaşı gelmişti Sert ama adil bir adamdı. Arda’yı yanına çağırdı: “Yeni gelen asker sen misin?”
“Emredersiniz komutanım.”
“ Şimdi yanına iki tane adam al. Seçim sana kalmış. Onları sen eğiteceksin, muharebeci yapacaksın.Bundan sonra onlar senin emrinde.”
Arda tekmil verip : “Emredersiniz komutanım.”dedi.
Mersin’li Ali yanaştı.
“Komutanım beni de alın yanyanınıza.”
Hemen arkasından Mersin Mut’lu Ahmet atıldı : “Ben de varım komutanım!”
Arda gülümsedi “Tamam, siz ikiniz varsınız ama on iki kişi olacağız. Her memleketten birini seçelim.”
Mersin, Çanakkale, Ankara, İzmir, Sakarya, Sivas, Erzurum…
Böylece Arda timini tamamladı.
O artık sadece bir onbaşı değil aynı zamanda bir öğretmendi.
Arda askerlerine sabırla eğitim verdi.
Kablo çekmeyi, santral bağlantısını, haberleşmeyi birebir uygulamalı gösteriyordu.
Yüzbaşı onları uzaktan izliyordu. Bir akşam Arda’yı yanına çağırdı: “Aferin Arda. Askerler senden iyi bir şeyler öğrenmiş. Sen sadece emir alan değil aynı zamanda emir de verebilen bir askersin.”
Arda gururla tekmil verdi: “Emredersiniz komutanım.”
Askerliğin bitmesine bir hafta kala yüzbaşı yine Arda’yı çağırdı: “Çalışmalarına çok iyiydi. Sana hediye olarak bir hafta erken tezkere veriyorum. Hazırlan öğleden sonra gideceksin.”
Arda şaşkındı, hem sevinçli hem hüzünlü.
Erzurum’un sert soğuğunda, nöbetlerde geçen günleri bir an gözünün önünden geçti.
Valizini hazırlayıp çıkmak üzereyken Yüzbaşı seslendi : “Arda artık burda kalamazsın, hemen nizamiyeden çık  ve kahveye git. Sabahda ilk trene bin.”
Hava çoktan kararmıştı.
Arda dışarı çıktı bir kahveye gitti.
Kahveci: “ Bu  saatte araba bulamazsın ama Mehmet Ağanın cipi var. Onu kiralarsan seni Erzurum’a kadar götürür.”
Az sonra sakallı, şapkalı bir adam geldi.
“Ben Mehmet Ağa. Erzurum’a kadar götürürüm . Ordan trenle Ankara sonra Mersin’e kadar yolun düz.”
Arda teşekkür etti, cipe bindi.
Kandilli’nin beyaz karları arkasında kalırken, pencereden dışarı baktı.
Soğuk rüzgarın uğultusu arasında mırıldandı :
“Askerlik bitti ama içimde sanki yeni bir yolculuk başlıyor.
Erzincan’a indiğinde etrafına bakındı kendi kendine mırıldandı : 
“Nereye geldim ben ya.”

İlk bir kaç


YENİ İŞ
Trenin kapısı açıldığında Mersin’in sıcak havası Arda’nın yüzüne çarptı. İçine tatlı bir huzur doldu. Valizini omzuna alıp perona indi. Uzaktan ablası ile eniştesini gördü. Ablası koşarak boynuna sarıldı.
Eniştesi gülümseyerek elini uzattı:
“Hoş geldin kardeşim.”
Hep birlikte eve gittiler. Mutfağın ortasında demlenen çayın buharı yükselirken gece boyunca gelecek hayalleri kuruldu, kahkahalar atıldı.
Aradan on beş yirmi gün geçti. Arda, Mersin sokaklarını arşınladı. Şehri tanıdı, insanlarını gözlemledi.
Bir sabah kahvaltıdan sonra eniştesi ciddi bir ses tonuyla konuştu:
“Arda, sen böyle duramazsın. Sana biraz para vereyim. Adana’ya git, biraz daha ürün al. Buradaki eşyalarının üzerine takviye et. Kendin sat, kazanınca benim paramı verirsin.”
Arda düşünmeden kabul etti.
Adana’ya gidip ürün aldı. Tezgâhını açtı. On gün geçmeden eniştesine borcunu ödedi. Zamanla kazancı arttı.
Bir akşam çay içerken ablası ile eniştesine dönüp:
“Ben galiba kendi işimi kuracağım.” dedi.
“Ne işiymiş bu?”
“Bakkal açmaya karar verdim.”
Eniştesi bir süre düşündü.
“Sen yaparsın bu işi. Ama önce bir dükkân bulmak lazım.”
Ertesi gün Arda, mahallenin dar sokaklarından birinde küçük bir dükkân buldu. Bina yeniydi ama kapı yoktu, pencere yoktu. Beton duvarlar, yerde harç kalıntıları… Tamamlanmamış bir yapı.
“İşte burası olacak.” dedi kendi kendine.
Binanın sahibi oradaydı.
“Amca, burayı kiralasam verir misin?”
“İyi de burası sadece taş duvar. Kapı yok, pencere yok. Sen ne yapacaksın burayı?”
“Bakkal açacağım. Kapı pencere bana ait olsun. Ben yaptırayım. Kiradan düşersin, olmaz mı?”
Adam Arda’yı süzdü.
“Temiz çocuğa benziyorsun. Tamam, başla bakalım.”
Önce sadece kepenk taktırdı. Raflar aldı. Toptancıdan ürün getirdi.
Un, şeker, bakliyat, sabun, deterjan, tuz, çay…
Birkaç teneke yağ…
İlk başta çeşit çok görünsün diye her üründen ikişer paket aldı.
Cam kavanozlara şeker, nohut, pirinç doldurdu.
Bidonlara gaz yağı koydu. Kibrit kutuları, iplik makaraları dizildi.
Bir köşeye çocuklar için renkli leblebi ve sakız yerleştirdi.
Dükkânın önüne bir masa attı.
Eniştesinden aldığı radyoyu açtı.
Fonda “Aman Petrol” çalıyordu.
İşleri açıldıkça yerleri kırmızı ve krem renkli fayanslarla kaplattı. İlk zamanlar elektrik yoktu. Hava kararana kadar gaz lambasının ışığında ürünleri sayar, not defterine fiyat yazardı.
Mahalleli artık ona “Arda Bakkal” diyordu.
Sabahları sütçü gelir, kapı önünde sohbet ederlerdi.
Gazete bayisi uğrar:
“Bugün zam haberi var ha Arda.” derdi.
Akşamları dükkânın önünde esnafla çay içmek alışkanlık oldu.
Müşteriye yetişemeyince memleketten kardeşlerini çağırdı. Artık ablasının evinde kalmıyordu. Evleri kalabalıklaşmıştı.
Bir akşam dükkânı kapatırken içini garip bir özlem kapladı.
“Keşke annemle babam da yanımda olsaydı…” diye düşündü.
Ertesi gün ablasına gitti:
“Annemle babamı da buraya getirmek istiyorum.”
Eniştesi gülümsedi:
“Çok iyi düşünmüşsün Arda. Orada yalnız kalmasınlar.”
Arda köye mektup yazdı:
“Anne, baba… İşlerim iyi gidiyor. Kardeşlerimle ev tuttuk. İçinde tek eksiğimiz sizsiniz.”
Bir sabah otogardan gelen minibüs dükkânın önünde durdu. İçinden Fesmani ile Hayyam indi.
Arda’nın sevinçten kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Elindeki teraziyi masaya bıraktı, koşarak dışarı çıktı.
Annesi inerken babası bastonuna dayanmış, yavaş adımlarla yere basıyordu. Arda hemen koluna girdi.
“Baba dikkat et, basamak var.”
Hayyam dükkâna girince elini uzattı. Duvarı, rafları, teraziyi parmak uçlarıyla yokladı.
“Ben göremiyorum ama emeğinin kokusunu hissediyorum oğlum.”
Arda o gün dükkânı kapatmadı.
Müşterilere çay ısmarladı.
Akşam annesiyle babasını yeni evlerine götürdü.
O gece Arda uzun zamandır ilk kez huzurlu uyudu. 
Artık ne yalnızdı ne de gurbetti. 
Evin ışığı sönse bile içi aydınlıktı. 






İHTİLAL
İşler çok güzel gidiyordu.
Arda artık bakkalın başında sıradan bir esnaf değil, mahallede herkesin “bizim Arda” dediği biri olmuştu.
Bir gün İstanbul’a gidip dükkân için toptan ürün almaya karar verdi.
Geceyi küçük bir otelde geçirdi. Sabah erkenden kalkıp mal almaya niyetlenmişti. Ama lobiden garip sesler geliyordu.
Televizyon açıktı.
Herkes sus pus ekrana bakıyordu.
Ekranda askeri üniformalı bir adam konuşuyordu.
Otel görevlisi panikle Arda’ya seslendi:
“Abi dışarı çıkma… ihtilal oldu.”
Arda kaşlarını çattı.
“Ne ihtilali?” dedi.
“Abi sabah beşte ordu yönetime el koymuş. Kenan Evren konuşuyor. Sokağa çıkmak yasak.”
Arda sinirli bir gülüş attı.
“Bana ne ihtilalden, ben işime bakacağım.”
Görevli korku dolu gözlerle fısıldadı:
“Abi sen bilirsin ama asker gördü mü durdurur. Dün gece Taksim’de silah sesleri duyulmuş.”
Arda cebinden parayı çıkarıp hesabı ödedi. Kapıdan dışarı adımını atar atmaz bir düdük sesi duyuldu.
Bir asker uzun namlulu silahıyla bağırdı:
“Dur! Kimse dışarı çıkmayacak!”
Arda ellerini kaldırdı.
“Ben sadece otelden çıktım. Hem daha yeni askerliği bitirdim, korkmam ben sizden.”
Asker sert bir sesle sordu:
“İyi de sen ihtilalin ne demek olduğunu bilmiyor musun?”
“Bilmiyorum.”
“Askeriyenin yönetime el koyması.”
Arda omuz silkti.
“Askere asker… koymuş koymamış bana ne.”
Asker dişlerini sıktı.
“Yürü git, nereden geldiysen oraya dön. Akşama kadar da çıkma.”
Arda otele geri döndü.
Lobide televizyon hâlâ açıktı. Kenan Evren ciddi bir ses tonuyla konuşuyordu:
“Yurdumuzda huzur ve güven ortamı bozulmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur…”
Herkes sessizdi.
O an Arda ilk kez ülkenin havasının bir anda nasıl değiştiğini hissetti.
Sokaklar boştu.
Dükkanlar kapalıydı.
Radyolarda marşlar çalıyordu.
O gün hiçbir şey almadan Mersin’e geri döndü.
Kardeşleri kapıda karşıladı.
“İyi ki geldin abi… yollar tehlikeliymiş. Her yer asker dolu.”
Bakkal yine açıktı o gece.
Saat on ikiye yaklaşırken askeri bir cip dükkânın önünde durdu.
İçinden iki asker indi.
“Bu dükkân neden hâlâ açık?”
Arda sakin bir sesle cevap verdi:
“Komutanım biz her zaman bu saate kadar açığız.”
Asker sertçe konuştu:
“Bundan sonra açık olmayacak!”
Ama ertesi gece Arda yine dükkânı açtı.
Askeri cip tekrar geldi.
Bu sefer askerlerden biri sessizce içeri girdi. Peynir, ekmek ve bisküvi aldı. Hiçbir şey demeden parasını tezgâha bırakıp çıktı.
O günden sonra her akşam aynı saatlerde o cip dükkânın önünde durmaya başladı.
Sokaklar sessizdi.
Eskiden sabahları çocuk sesleriyle dolan mahallede artık sadece askeri ciplerin motor sesi yankılanıyordu.
Televizyonda her gün aynı yüz, aynı konuşmalar vardı.
Gazeteler incelmişti.
Bazı köşe yazıları bembeyaz sayfalar hâlinde çıkıyordu.
Kimi gazeteler tamamen kapatılmıştı.
Mahallede insanlar fısıltıyla konuşuyor, kimse yüksek sesle siyaset demeye cesaret edemiyordu.
Bir akşam yaşlı bir adam dükkâna girip sessizce sordu:
“Evladım, haber var mı? Bizim evde televizyon çekmiyor.”
Arda başını salladı.
“Yok amca… hep aynı şeyleri söylüyorlar. Sanki ülke nefesini tutmuş bekliyor.”
Bakkalın önünde oturan gençler bile artık kahkaha atmıyordu.
Biri “yasak” der gibi parmağını dudaklarına götürür, diğerleri hemen susardı.
Bir gece Arda kepengi indirirken askeri cip yine geldi.
Bu kez içinden bir yüzbaşı indi.
“Yine açık mısın sen?” dedi.
Ama sesinde sertlik değil, yorgunluk vardı.
Arda gülümsedi.
“Komutanım, insanlar sabah kahvaltısız kalmasın dedim.”
Yüzbaşı derin bir nefes aldı.
“Doğru diyorsun,” dedi.
“Biz de insanız… bazen ekmek, bazen huzur isteriz.”
O anda Arda anladı ki bu ihtilal en çok halkı yoruyordu.
Askeriyle, esnafıyla, köylüsüyle herkes sessiz bir korkunun içinde yaşamayı öğrenmişti.
Ama o korkunun içinde bir şey filizleniyordu:
Direnç.
Arda’nın dükkânı artık sadece ekmek değil, moral de satıyordu.
Kimi müşteri bir bahane ile uğrar:
“Abi nasılsın?” derdi.
Kimi süt alırken fısıldardı:
“Sabır Arda… her karanlığın bir sabahı vardır.”
Ama o günlerde korku bazen kapıyı çalıyordu.
Bir pazar sabahıydı.
Arda pijamasıyla uyanmıştı. Dükkân pazar olduğu için kapalıydı. Tam çay koyacakken kapı sert sert vuruldu.
“Tak tak tak!”
Dışarıdan bağıran sesler duyuldu:
“Açın kapıyı!”
Arda kapıyı açtı.
Kapıda iki asker vardı. Belinde silahlar, yüzleri sertti.
Askerlerden biri bağırdı:
“Komutanım gelin! Burada anarşistlerin yuvası var!”
Arda sinirlendi.
“Sen kime anarşist diyorsun?”
Asker bir adım yaklaştı.
“Konuşma! Aklını başına al yoksa ağzını burnunu kırarım!”
Arda dik durdu.
“Ben yeni askerden geldim.”
O sırada komutan kapıya geldi. İçeri baktı.
Çinko çatılı küçük evde Arda ve kardeşleri korkuyla ayakta duruyordu.
Komutan etrafı süzdü.
“Siz burada ne yapıyorsunuz?”
Arda sakin bir sesle cevap verdi.
“Burası bizim evimiz komutanım.”
Tam onları götürmek üzereyken sokaktan geçen askeri cip durdu.
İçinden Arda’nın dükkânından alışveriş yapan askerlerden biri indi.
Komutana seslendi:
“Komutanım bunlar mahalle bakkalı. Biz her gün alışveriş yapıyoruz. Temiz insanlardır.”
Komutan bir süre sustu.
Sonra başını salladı.
“Askerler, tamam. Çıkıyoruz.”
Kapı kapandı.
Arda ve kardeşleri derin bir nefes aldı.
Yıllar yavaş yavaş geçti.
Takvimler artık 1983’ü gösteriyordu.
Radyolarda marşların yerini yavaş yavaş şarkılar almaya başlamıştı.
Sokaklarda askeri araçların yerine yeniden minibüsler, çocuk sesleri ve mahalle gürültüsü dönüyordu.
Arda dükkânın önüne sandalyeyi çıkarıp oturdu.
Elinde çay, gözlerinde yılların yorgunluğu…
Ama yüzünde ince bir umut gülümsemesi vardı.
Karşı kaldırımdaki çocuklar misket oynuyor, bir yandan da bağıra çağıra şarkı söylüyordu:
“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç…”
Yan dükkândan yaşlı terzi seslendi:
“Arda! Artık ortalık sakinledi oğlum. Yeniden mal al, milletin yüzü gülsün biraz.”
Arda başını kaldırdı.
Dudağında hafif bir tebessüm vardı.
“Evet usta… artık yeniden başlama zamanı.”
Kepengi sonuna kadar kaldırdı.
Rafları temizledi.
Duvardaki eski radyoyu açtı.
Spikerin sesi dükkânda yankılandı:
“Yeni hükümet görevi devraldı. Demokrasiye geçiş süreci başladı.”
O gün uzun zamandır ilk kez dükkânın önüne tezgâh açtı.
Camın kenarına küçük bir kâğıt yapıştırdı:
“Bakkal Arda yeniden hizmetinizde.”
Mahalleli teker teker uğramaya başladı.
Kimi helva aldı, kimi ekmek…
Ama herkesin dilinde aynı cümle vardı:
“Çok şükür… o kara günler bitti.”
ı.

Komutan askerle

ri topladı: “İşler çok güzel gidiyordu.
Arda artık bakkalın başında sıradan bir esnaf değil, mahallede herkesin “bizim Arda” dediği biri olmuştu.
Bir gün İstanbul’a gidip dükkân için toptan ürün almaya karar verdi.
Geceyi küçük bir otelde geçirdi. Sabah erkenden kalkıp mal almaya niyetlenmişti. Ama lobiden garip sesler geliyordu.
Televizyon açıktı.
Herkes sus pus ekrana bakıyordu.
Ekranda askeri üniformalı bir adam konuşuyordu.
Otel görevlisi panikle Arda’ya seslendi:
“Abi dışarı çıkma… ihtilal oldu.”
Arda kaşlarını çattı.
“Ne ihtilali?” dedi.
“Abi sabah beşte ordu yönetime el koymuş. Kenan Evren konuşuyor. Sokağa çıkmak yasak.”
Arda sinirli bir gülüş attı.
“Bana ne ihtilalden, ben işime bakacağım.”
Görevli korku dolu gözlerle fısıldadı:
“Abi sen bilirsin ama asker gördü mü durdurur. Dün gece Taksim’de silah sesleri duyulmuş.”
Arda cebinden parayı çıkarıp hesabı ödedi. Kapıdan dışarı adımını atar atmaz bir düdük sesi duyuldu.
Bir asker uzun namlulu silahıyla bağırdı:
“Dur! Kimse dışarı çıkmayacak!”
Arda ellerini kaldırdı.
“Ben sadece otelden çıktım. Hem daha yeni askerliği bitirdim, korkmam ben sizden.”
Asker sert bir sesle sordu:
“İyi de sen ihtilalin ne demek olduğunu bilmiyor musun?”
“Bilmiyorum.”
“Askeriyenin yönetime el koyması.”
Arda omuz silkti.
“Askere asker… koymuş koymamış bana ne.”
Asker dişlerini sıktı.
“Yürü git, nereden geldiysen oraya dön. Akşama kadar da çıkma.”
Arda otele geri döndü.
Lobide televizyon hâlâ açıktı. Kenan Evren ciddi bir ses tonuyla konuşuyordu:
“Yurdumuzda huzur ve güven ortamı bozulmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur…”
Herkes sessizdi.
O an Arda ilk kez ülkenin havasının bir anda nasıl değiştiğini hissetti.
Sokaklar boştu.
Dükkanlar kapalıydı.
Radyolarda marşlar çalıyordu.
O gün hiçbir şey almadan Mersin’e geri döndü.
Kardeşleri kapıda karşıladı.
“İyi ki geldin abi… yollar tehlikeliymiş. Her yer asker dolu.”
Bakkal yine açıktı o gece.
Saat on ikiye yaklaşırken askeri bir cip dükkânın önünde durdu.
İçinden iki asker indi.
“Bu dükkân neden hâlâ açık?”
Arda sakin bir sesle cevap verdi:
“Komutanım biz her zaman bu saate kadar açığız.”
Asker sertçe konuştu:
“Bundan sonra açık olmayacak!”
Ama ertesi gece Arda yine dükkânı açtı.
Askeri cip tekrar geldi.
Bu sefer askerlerden biri sessizce içeri girdi. Peynir, ekmek ve bisküvi aldı. Hiçbir şey demeden parasını tezgâha bırakıp çıktı.
O günden sonra her akşam aynı saatlerde o cip dükkânın önünde durmaya başladı.
Sokaklar sessizdi.
Eskiden sabahları çocuk sesleriyle dolan mahallede artık sadece askeri ciplerin motor sesi yankılanıyordu.
Televizyonda her gün aynı yüz, aynı konuşmalar vardı.
Gazeteler incelmişti.
Bazı köşe yazıları bembeyaz sayfalar hâlinde çıkıyordu.
Kimi gazeteler tamamen kapatılmıştı.
Mahallede insanlar fısıltıyla konuşuyor, kimse yüksek sesle siyaset demeye cesaret edemiyordu.
Bir akşam yaşlı bir adam dükkâna girip sessizce sordu:
“Evladım, haber var mı? Bizim evde televizyon çekmiyor.”
Arda başını salladı.
“Yok amca… hep aynı şeyleri söylüyorlar. Sanki ülke nefesini tutmuş bekliyor.”
Bakkalın önünde oturan gençler bile artık kahkaha atmıyordu.
Biri “yasak” der gibi parmağını dudaklarına götürür, diğerleri hemen susardı.
Bir gece Arda kepengi indirirken askeri cip yine geldi.
Bu kez içinden bir yüzbaşı indi.
“Yine açık mısın sen?” dedi.
Ama sesinde sertlik değil, yorgunluk vardı.
Arda gülümsedi.
“Komutanım, insanlar sabah kahvaltısız kalmasın dedim.”
Yüzbaşı derin bir nefes aldı.
“Doğru diyorsun,” dedi.
“Biz de insanız… bazen ekmek, bazen huzur isteriz.”
O anda Arda anladı ki bu ihtilal en çok halkı yoruyordu.
Askeriyle, esnafıyla, köylüsüyle herkes sessiz bir korkunun içinde yaşamayı öğrenmişti.
Ama o korkunun içinde bir şey filizleniyordu:
Direnç.
Arda’nın dükkânı artık sadece ekmek değil, moral de satıyordu.
Kimi müşteri bir bahane ile uğrar:
“Abi nasılsın?” derdi.
Kimi süt alırken fısıldardı:
“Sabır Arda… her karanlığın bir sabahı vardır.”
Ama o günlerde korku bazen kapıyı çalıyordu.
Bir pazar sabahıydı.
Arda pijamasıyla uyanmıştı. Dükkân pazar olduğu için kapalıydı. Tam çay koyacakken kapı sert sert vuruldu.
“Tak tak tak!”
Dışarıdan bağıran sesler duyuldu:
“Açın kapıyı!”
Arda kapıyı açtı.
Kapıda iki asker vardı. Belinde silahlar, yüzleri sertti.
Askerlerden biri bağırdı:
“Komutanım gelin! Burada anarşistlerin yuvası var!”
Arda sinirlendi.
“Sen kime anarşist diyorsun?”
Asker bir adım yaklaştı.
“Konuşma! Aklını başına al yoksa ağzını burnunu kırarım!”
Arda dik durdu.
“Ben yeni askerden geldim.”
O sırada komutan kapıya geldi. İçeri baktı.
Çinko çatılı küçük evde Arda ve kardeşleri korkuyla ayakta duruyordu.
Komutan etrafı süzdü.
“Siz burada ne yapıyorsunuz?”
Arda sakin bir sesle cevap verdi.
“Burası bizim evimiz komutanım.”
Tam onları götürmek üzereyken sokaktan geçen askeri cip durdu.
İçinden Arda’nın dükkânından alışveriş yapan askerlerden biri indi.
Komutana seslendi:
“Komutanım bunlar mahalle bakkalı. Biz her gün alışveriş yapıyoruz. Temiz insanlardır.”
Komutan bir süre sustu.
Sonra başını salladı.
“Askerler, tamam. Çıkıyoruz.”
Kapı kapandı.
Arda ve kardeşleri derin bir nefes aldı.
Yıllar yavaş yavaş geçti.
Takvimler artık 1983’ü gösteriyordu.
Radyolarda marşların yerini yavaş yavaş şarkılar almaya başlamıştı.
Sokaklarda askeri araçların yerine yeniden minibüsler, çocuk sesleri ve mahalle gürültüsü dönüyordu.
Arda dükkânın önüne sandalyeyi çıkarıp oturdu.
Elinde çay, gözlerinde yılların yorgunluğu…
Ama yüzünde ince bir umut gülümsemesi vardı.
Karşı kaldırımdaki çocuklar misket oynuyor, bir yandan da bağıra çağıra şarkı söylüyordu:
“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç…”
Yan dükkândan yaşlı terzi seslendi:
“Arda! Artık ortalık sakinledi oğlum. Yeniden mal al, milletin yüzü gülsün biraz.”
Arda başını kaldırdı.
Dudağında hafif bir tebessüm vardı.
“Evet usta… artık yeniden başlama zamanı.”
Kepengi sonuna kadar kaldırdı.
Rafları temizledi.
Duvardaki eski radyoyu açtı.
Spikerin sesi dükkânda yankılandı:
“Yeni hükümet görevi devraldı. Demokrasiye geçiş süreci başladı.”
O gün uzun zamandır ilk kez dükkânın önüne tezgâh açtı.
Camın kenarına küçük bir kâğıt yapıştırdı:
“Bakkal Arda yeniden hizmetinizde.”
Mahalleli teker teker uğramaya başladı.
Kimi helva aldı, kimi ekmek…
Ama herkesin dilinde aynı cümle vardı:
“Çok şükür… o kara günler bitti.” dakika içinde yatağınızı toplayıp dışarı çıkın.”

Askerler hızla yatağını topladı, dışarı çıktı.

Bazıları geç kalmıştı, komutan sertçe tokat attı: “Geç kaldınız.”

Acemi birliği dört aydı. Üçüncü ayda denetimler başladı ve Or General geldi.

Askerler sıraya dizildi. Üç yüz _üç yüz elli civarında asker vardı.

Or General yüksek bir sesle sordu: “Söyleyin bakalım muharebe nasıl yapılır?”

Bir asker konuştu: “Komutanım iki çift kablo çekiyoruz. Hatlardan birini karşı mevziye, diğerini yan mevziye bağlıyoruz. T2 santrale bir telefon diğer uca da ikinci telefonu takıyoruz. Böylece manyotolu sistem üzerinden karşılıklı haberleşme sağlıyoruz.”

Or General: “Peki tek kabloluyla muharebedesin ve  savaşta bu haberleşmeyi  yapmak zorundasın, ne yapacaksın?”

Askerlerin hepsi bir ağızdan : “Kablo ile muharebe olmaz! ”dedi.

Arda cesaretle tekmil verip: “Olur komutanım.”

Or General: “Haydi bakalım göreyim seni. Nasıl sağlanıyormuş anlat bakalım. İyi ki bir kişi çıktı koskoca taburda. Telefonu kabloları al yap bakalım.”

Arda kabloların birini telefona bağladı, diğerini de ikinci telefona. Otuz kırk santim kadar kablo kesti. Kasatura ile yeri kazdı, topraklama yaptı.

“Komutanım bu nemli olması lazım. “dedi Arda.

“Su yoksa nasıl nemli olacak?”diye sordu Or General.  

“Komutanım affedersiniz ama ötekini de yapmamız lazım.”diye cevap verdi Arda.

Or General gülümsedi:

“Söyle söyle ne yapacağız?”

“Öteki işi yapacağız.”

Or General : “Oğlum söylesene.”diye ısrar etti Or General.

 “Afedersiniz ama işeyeceğiz, biraz ıslak olacak.”diye yanıtladı Arda.

Or General ciddileşti: “Bu askerin adını soyadını alın.”dedi.

Arda korktu, eli ayağı titremeye başladı.

Kendi kendine mırıldandı : “Ben elektrikçide öğrendiğimi söyledim ama keşke söylemeseydim….”

Or General gittiğinde Arda’nın kafasında bir sürü soru vardı . İsmini neden almıştı?

Şimdi ne olacaktı?

Ertesi gün komutan: “işte bu gördüğünüz asker koskoca elli dokuzuncu topçu tugayında Or Generalin sorduğu soruyu tek bilen kişi oldu.

Arkadaşınızı tebrik ediyorum. Bu kol saatini de kendisine hediye ediyorum.”

Askerler kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar.

Komutan sertçe bağırdı : “Susun konuşmayın.Hem ders çalışmıyorsunuz hem de susmuyor sunuz.Çavuşlar bu askeri yanınıza alın. Siz ne yapıyorsanız o da aynısını yapsın.”

Acemiliğin bitmesine yirmi beş gün kalmıştı. Arda er arkadaşlarının yanında yemek yiyordu.

Çavuşlar ona seslendi: “Sen niye orda oturuyorsun. Bundan sonra bizim yanımızda bizimle yemek yiyeceksin.”

Arda artık içtimaya gitmiyor çavuşlarla kalıyordu.

Dağıtımdan önce Arda’nın saati çalındı. Askerler  arama yaptı.

Komutan: “Bu saat bulunacak, kim aldıysa çıkacak. “diye bağırdı. Koğuşta bütün çantalar arandı, yatakların altlarına dahi bakıldı.

Askerlerden biri ürkekçe : “Komutanım günahını almak istemiyorum ama içimizde bir firari var o çalmış olabilir mi acaba?”

Komutan kısa bir cevap verdi : “Olabilir.”

Firari iki hafta sonra yakalandı. Saati satmıştı.

Dağıtım günü geldiğinde askerler Arda’ya : “Sen başarılı bir askersin. Or General tarafından da ödüllendirdin. Kesin sana kıyak yaparlar. İyi bir yere gidersin.”dediler.

Dağıtım yerleri bir bir okunuyordu.

Herkesin yüreği ağzında…

Arda’nın ismi geldiğinde komutan yüksek sesle okudu.

“Kandilli”

Koğuş sessizleşti.

Herkes birbirine baktı.

Askerlerden biri omzuna vurdu :

“Kandilli’mi dedi. O zaman yaşadın kardeşim kesin İstanbul’u!”

Bir diğeri ekledi: “Deniz kenarıdır oğlum orası, boğazı görürsün. Paşalar gibi askerlik yaparsın.”

Arda tereddütle başını kaldırdı : “Komutanım bu İstanbul mu? Erzurum mu?”

Komutan yüzüne bakmadan kısa cevap verdi : “Erzurum.”

O an koğuşun havası bir anda değişti.

Arda’nın içi burkuldu, yüzü düştü.

Soğuğu hiç sevmezdi ama ülkesine hizmet etmek onun için en büyük gururdu.

Kendi kendine mırıldandı: “Ne yapalım. Vatan neredeyse görev oradadır.”

Tren sabahın ilk ışıklarıyla  Erzurum Kandilli’ye indiğinde şafak yeni söküyordu. İstasyonun çevresinde bembeyaz karlar, dondurucu bir rüzgar vardı.

Arda nefes aldıkça ağzından buhar çıkıyor, burnu kıpkırmızı oluyordu.

Yanında iki arkadaşıyla birlikte, ellerinde valizlerle yürürken bir inzibat seslendi : “Yeni gelenler siz misiniz? Hadi bakalım bölüklerinize teslim olacaksınız.”

Arda’yı uçaksavar bölüğüne arkadaşlarını da başka bölüğe verdiler. Ayrılırken çocuklar birbirine sarıldı.

Acemi birliğindeki başarısından dolayı daha ilk günden onbaşı olarak ödüllendirildi.

Sabah bölük astsubayı geldi, yüksek sesle bağırdı : “Aranızda muharebeci kim var?”

Arda o sırada sessizdi. Yeni geldiği için konunun kendisi ile ilgili olduğunu düşünmemişti.

Astsubay ikinci kez bağırdı : “Nerde yeni gelen muharebeci?”

Arda öne çıktı: “Benim komutanım, sabah geldim o yüzden ben olacağımı tahmin etmedim.”

Astsubay başını salladı : “Tamam. Bundan sonra seni nöbetlere yazmayacağız. Emir bekle..”

Ertesi gün bölükte bir hareketlilik vardı. Yüzbaşı gelmişti Sert ama adil bir adamdı. Arda’yı yanına çağırdı: “Yeni gelen asker sen misin?”

“Emredersiniz komutanım.”

“ Şimdi yanına iki tane adam al. Seçim sana kalmış. Onları sen eğiteceksin, muharebeci yapacaksın.Bundan sonra onlar senin emrinde.”

Arda tekmil verip : “Emredersiniz komutanım.”dedi.

Mersin’li Ali yanaştı.

“Komutanım beni de alın yanyanınıza.”

Hemen arkasından Mersin Mut’lu Ahmet atıldı : “Ben de varım komutanım!”

Arda gülümsedi “Tamam, siz ikiniz varsınız ama on iki kişi olacağız. Her memleketten birini seçelim.”

Mersin, Çanakkale, Ankara, İzmir, Sakarya, Sivas, Erzurum…

Böylece Arda timini tamamladı.

O artık sadece bir onbaşı değil aynı zamanda bir öğretmendi.

Arda askerlerine sabırla eğitim verdi.

Kablo çekmeyi, santral bağlantısını, haberleşmeyi birebir uygulamalı gösteriyordu.

Yüzbaşı onları uzaktan izliyordu. Bir akşam Arda’yı yanına çağırdı: “Aferin Arda. Askerler senden iyi bir şeyler öğrenmiş. Sen sadece emir alan değil aynı zamanda emir de verebilen bir askersin.”

Arda gururla tekmil verdi: “Emredersiniz komutanım.”

Askerliğin bitmesine bir hafta kala yüzbaşı yine Arda’yı çağırdı: “Çalışmalarına çok iyiydi. Sana hediye olarak bir hafta erken tezkere veriyorum. Hazırlan öğleden sonra gideceksin.”

Arda şaşkındı, hem sevinçli hem hüzünlü.

Erzurum’un sert soğuğunda, nöbetlerde geçen günleri bir an gözünün önünden geçti.

Valizini hazırlayıp çıkmak üzereyken Yüzbaşı seslendi : “Arda artık burda kalamazsın, hemen nizamiyeden çık  ve kahveye git. Sabahda ilk trene bin.”

Hava çoktan kararmıştı.

Arda dışarı çıktı bir kahveye gitti.

Kahveci: “ Bu  saatte araba bulamazsın ama Mehmet Ağanın cipi var. Onu kiralarsan seni Erzurum’a kadar götürür.”

Az sonra sakallı, şapkalı bir adam geldi.

“Ben Mehmet Ağa. Erzurum’a kadar götürürüm . Ordan trenle Ankara sonra Mersin’e kadar yolun düz.”

Arda teşekkür etti, cipe bindi.

Kandilli’nin beyaz karları arkasında kalırken, pencereden dışarı baktı.

Soğuk rüzgarın uğultusu arasında mırıldandı :

“Askerlik bitti ama içimde sanki yeni bir yolculuk başlıyor.

11. YENİ İŞ



kez yol onu bir tekstil 

ASKER ARDA

Arda’nın askerliği Erzincan’a çıkmıştı. Erzincan’a indiğinde etrafına bakındı kendi kendine mırıldandı : “Nereye geldim ben ya.”

İlk bir kaç gün asker elbisesi vverilmedi.Diğer askerler yemek yiyor, yatıyor giyiniyordu ;Arda ise hâlâ  sivil kıyafetlerle bekliyordu. Koğuşta herkes birbirine göz ucuyla bakıyor, tanışmaya çalışıyordu

Derken elbiseler gelince tek tek dağıtıldı. Bütün askerler hamama gitti. Banyo yapıp traş oldular, saçlarını kestirdiler. Kimisi az önce konuştuğu arkadaşını tanıyamadı.

Arda telli muharebe bölüğüne katıldı.

Komutan askerleri topladı: “İki dakika içinde yatağınızı toplayıp dışarı çıkın.”

Askerler hızla yatağını topladı, dışarı çıktı.

Bazıları geç kalmıştı, komutan sertçe tokat attı: “Geç kaldınız.”

Acemi birliği dört aydı. Üçüncü ayda denetimler başladı ve Or General geldi.

Askerler sıraya dizildi. Üç yüz _üç yüz elli civarında asker vardı.

Or General yüksek bir sesle sordu: “Söyleyin bakalım muharebe nasıl yapılır?”

Bir asker konuştu: “Komutanım iki çift kablo çekiyoruz. Hatlardan birini karşı mevziye, diğerini yan mevziye bağlıyoruz. T2 santrale bir telefon diğer uca da ikinci telefonu takıyoruz. Böylece manyotolu sistem üzerinden karşılıklı haberleşme sağlıyoruz.”

Or General: “Peki tek kabloluyla muharebedesin ve  savaşta bu haberleşmeyi  yapmak zorundasın, ne yapacaksın?”

Askerlerin hepsi bir ağızdan : “Kablo ile muharebe olmaz! ”dedi.

Arda cesaretle tekmil verip: “Olur komutanım.”

Or General: “Haydi bakalım göreyim seni. Nasıl sağlanıyormuş anlat bakalım. İyi ki bir kişi çıktı koskoca taburda. Telefonu kabloları al yap bakalım.”

Arda kabloların birini telefona bağladı, diğerini de ikinci telefona. Otuz kırk santim kadar kablo kesti. Kasatura ile yeri kazdı, topraklama yaptı.

“Komutanım bu nemli olması lazım. “dedi Arda.

“Su yoksa nasıl nemli olacak?”diye sordu Or General.  

“Komutanım affedersiniz ama ötekini de yapmamız lazım.”diye cevap verdi Arda.

Or General gülümsedi:

“Söyle söyle ne yapacağız?”

“Öteki işi yapacağız.”

Or General : “Oğlum söylesene.”diye ısrar etti Or General.

 “Afedersiniz ama işeyeceğiz, biraz ıslak olacak.”diye yanıtladı Arda.

Or General ciddileşti: “Bu askerin adını soyadını alın.”dedi.

Arda korktu, eli ayağı titremeye başladı.

Kendi kendine mırıldandı : “Ben elektrikçide öğrendiğimi söyledim ama keşke söylemeseydim….”

Or General gittiğinde Arda’nın kafasında bir sürü soru vardı . İsmini neden almıştı?

Şimdi ne olacaktı?

Ertesi gün komutan: “işte bu gördüğünüz asker koskoca elli dokuzuncu topçu tugayında Or Generalin sorduğu soruyu tek bilen kişi oldu.

Arkadaşınızı tebrik ediyorum. Bu kol saatini de kendisine hediye ediyorum.”

Askerler kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar.

Komutan sertçe bağırdı : “Susun konuşmayın.Hem ders çalışmıyorsunuz hem de susmuyor sunuz.Çavuşlar bu askeri yanınıza alın. Siz ne yapıyorsanız o da aynısını yapsın.”

Acemiliğin bitmesine yirmi beş gün kalmıştı. Arda er arkadaşlarının yanında yemek yiyordu.

Çavuşlar ona seslendi: “Sen niye orda oturuyorsun. Bundan sonra bizim yanımızda bizimle yemek yiyeceksin.”

Arda artık içtimaya gitmiyor çavuşlarla kalıyordu.

Dağıtımdan önce Arda’nın saati çalındı. Askerler  arama yaptı.

Komutan: “Bu saat bulunacak, kim aldıysa çıkacak. “diye bağırdı. Koğuşta bütün çantalar arandı, yatakların altlarına dahi bakıldı.

Askerlerden biri ürkekçe : “Komutanım günahını almak istemiyorum ama içimizde bir firari var o çalmış olabilir mi acaba?”

Komutan kısa bir cevap verdi : “Olabilir.”

Firari iki hafta sonra yakalandı. Saati satmıştı.

Dağıtım günü geldiğinde askerler Arda’ya : “Sen başarılı bir askersin. Or General tarafından da ödüllendirdin. Kesin sana kıyak yaparlar. İyi bir yere gidersin.”dediler.

Dağıtım yerleri bir bir okunuyordu.

Herkesin yüreği ağzında…

Arda’nın ismi geldiğinde komutan yüksek sesle okudu.

“Kandilli”

Koğuş sessizleşti.

Herkes birbirine baktı.

Askerlerden biri omzuna vurdu :

“Kandilli’mi dedi. O zaman yaşadın kardeşim kesin İstanbul’u!”

Bir diğeri ekledi: “Deniz kenarıdır oğlum orası, boğazı görürsün. Paşalar gibi askerlik yaparsın.”

Arda tereddütle başını kaldırdı : “Komutanım bu İstanbul mu? Erzurum mu?”

Komutan yüzüne bakmadan kısa cevap verdi : “Erzurum.”

O an koğuşun havası bir anda değişti.

Arda’nın içi burkuldu, yüzü düştü.

Soğuğu hiç sevmezdi ama ülkesine hizmet etmek onun için en büyük gururdu.

Kendi kendine mırıldandı: “Ne yapalım. Vatan neredeyse görev oradadır.”

Tren sabahın ilk ışıklarıyla  Erzurum Kandilli’ye indiğinde şafak yeni söküyordu. İstasyonun çevresinde bembeyaz karlar, dondurucu bir rüzgar vardı.

Arda nefes aldıkça ağzından buhar çıkıyor, burnu kıpkırmızı oluyordu.

Yanında iki arkadaşıyla birlikte, ellerinde valizlerle yürürken bir inzibat seslendi : “Yeni gelenler siz misiniz? Hadi bakalım bölüklerinize teslim olacaksınız.”

Arda’yı uçaksavar bölüğüne arkadaşlarını da başka bölüğe verdiler. Ayrılırken çocuklar birbirine sarıldı.

Acemi birliğindeki başarısından dolayı daha ilk günden onbaşı olarak ödüllendirildi.

Sabah bölük astsubayı geldi, yüksek sesle bağırdı : “Aranızda muharebeci kim var?”

Arda o sırada sessizdi. Yeni geldiği için konunun kendisi ile ilgili olduğunu düşünmemişti.

Astsubay ikinci kez bağırdı : “Nerde yeni gelen muharebeci?”

Arda öne çıktı: “Benim komutanım, sabah geldim o yüzden ben olacağımı tahmin etmedim.”

Astsubay başını salladı : “Tamam. Bundan sonra seni nöbetlere yazmayacağız. Emir bekle..”

Ertesi gün bölükte bir hareketlilik vardı. Yüzbaşı gelmişti Sert ama adil bir adamdı. Arda’yı yanına çağırdı: “Yeni gelen asker sen misin?”

“Emredersiniz komutanım.”

“ Şimdi yanına iki tane adam al. Seçim sana kalmış. Onları sen eğiteceksin, muharebeci yapacaksın.Bundan sonra onlar senin emrinde.”

Arda tekmil verip : “Emredersiniz komutanım.”dedi.

Mersin’li Ali yanaştı.

“Komutanım beni de alın yanyanınıza.”

Hemen arkasından Mersin Mut’lu Ahmet atıldı : “Ben de varım komutanım!”

Arda gülümsedi “Tamam, siz ikiniz varsınız ama on iki kişi olacağız. Her memleketten birini seçelim.”

Mersin, Çanakkale, Ankara, İzmir, Sakarya, Sivas, Erzurum…

Böylece Arda timini tamamladı.

O artık sadece bir onbaşı değil aynı zamanda bir öğretmendi.

Arda askerlerine sabırla eğitim verdi.

Kablo çekmeyi, santral bağlantısını, haberleşmeyi birebir uygulamalı gösteriyordu.

Yüzbaşı onları uzaktan izliyordu. Bir akşam Arda’yı yanına çağırdı: “Aferin Arda. Askerler senden iyi bir şeyler öğrenmiş. Sen sadece emir alan değil aynı zamanda emir de verebilen bir askersin.”

Arda gururla tekmil verdi: “Emredersiniz komutanım.”

Askerliğin bitmesine bir hafta kala yüzbaşı yine Arda’yı çağırdı: “Çalışmalarına çok iyiydi. Sana hediye olarak bir hafta erken tezkere veriyorum. Hazırlan öğleden sonra gideceksin.”

Arda şaşkındı, hem sevinçli hem hüzünlü.

Erzurum’un sert soğuğunda, nöbetlerde geçen günleri bir an gözünün önünden geçti.

Valizini hazırlayıp çıkmak üzereyken Yüzbaşı seslendi : “Arda artık burda kalamazsın, hemen nizamiyeden çık  ve kahveye git. Sabahda ilk trene bin.”

Hava çoktan kararmıştı.

Arda dışarı çıktı bir kahveye gitti.

Kahveci: “ Bu  saatte araba bulamazsın ama Mehmet Ağanın cipi var. Onu kiralarsan seni Erzurum’a kadar götürür.”

Az sonra sakallı, şapkalı bir adam geldi.

“Ben Mehmet Ağa. Erzurum’a kadar götürürüm . Ordan trenle Ankara sonra Mersin’e kadar yolun düz.”

Arda teşekkür etti, cipe bindi.

Kandilli’nin beyaz karları arkasında kalırken, pencereden dışarı baktı.

Soğuk rüzgarın uğultusu arasında mırıldandı :

“Askerlik bitti ama içimde sanki yeni bir yolculuk başlıyor.

 yanına çağırdı:

“Oğlum, senin annen çamaşırlarını yıkamıyor mu?”

Arda boynunu eğdi:

“Yok.”

“Peki neden?”

“Benim annem yok.”

Patron şaşkınlıkla durdu. Ne diyeceğini bilemedi, sonra elini Arda’nın omzuna koydu:

“Öldü mü?”

Arda kafasını salladı:

“Hayır, ailem memlekette.”

Patron bir süre sessiz kaldı, kafasını kaşıdı, sonra Arda’ya baktı:

“Oğlum, o zaman sen burada, atölyede yat,” dedi.

O günden sonra Arda, atölyede kalmaya başladı. Geceleri, uyurken, küçük bir çıtırtı duyduğunda korkudan ağlamaya başlıyordu.

Bekçi, Arda’nın sesini duydu ve yanına geldi:

“Oğlum, neden ağlıyorsun?”

Arda hıçkırarak cevap verdi:

“Bi… bi bir ses duydum.”

Bekçi Arda’nın başını okşadı:

“Korkma oğlum. Ben buradayken sana bir şey olmaz, hadi git yat,” dedi.

Ertesi gün patron, uykusuz bir Arda ile karşılaştı. Bekçi, geceyi nasıl geçirdiğini ve olanları anlatmıştı.

Atölyede Arda’nın yanında üç delikanlı daha çalışıyordu. Hepsine devlet hastanesinin yanına bir ev tutulmuştu. Arda gündüzcüydü, diğerleri gececiydi.

Bir gün gece yarısı, Arda’nın karnına ani bir sancı girdi. Ağrı öylesine şiddetliydi ki kıvranıyordu. Kimse yanına gelmedi. Bağırmaya başladı; komşular pencereyi açıp bakıp tekrar kapattılar.

Karşı penceredeki bir kız bağırdı:

“Anne, yeni taşınan komşuda çocuk ağlıyor, bükülüp duruyor!”

Kızın ailesi, Arda’yı alıp hastaneye götürdü.

Hastanede doktor gelene kadar Arda bağırıyordu. Yapılan kontroller sonucu apandisit olduğu ortaya çıktı ve hemen ameliyat olması gerekti.

Arda başta reddetti. Ama doktor, ameliyat olmazsa apandisit patlayacağını söyledi. Arkadaşları imza attı ve ameliyat gerçekleşti.

Bir süre daha atölyede çalıştı. Ama bir gün, beklemediği bir haber aldı.

Mektup Mersin’den gelmişti. Ablasının ciddi şekilde hasta olduğu ve riskli bir ameliyat geçireceği yazıyordu.

Arda, Mersin yollarının önünde uzandığını, hayatın yeniden onu sürüklediğini hissetti. kapandığında elinde küçük bir çuval, içinde bir kaç parça eşyası ve Mustafa ustadan kalan hatıralarla sokağın ortasında öylece kalakaldı.

O gün uzun süre sahilde yürüdü. Deniz hırçındı, dalgalar iskeleye vuruyor, rüzgâr yüzünü yakıyordu. Bir  bankta oturup cebindeki paraya baktı. Ustadan aldığı kazançtan birazı kalmıştı bir de arsaya yatırdığı paranın dekontu…

Kağıda uzun uzun baktı.

“Pes etmek yok.”dedi kendi kendine.

Ertesi sabah İzmir’in kalabalığına karıştı.

İşe arıyordu.

Kimi yerler yaşını küçük buldu, , kimisi tecrübeli eleman istedi.

Saatlerce yürüdü, ayaklarının altı yanıyordu.

Akşam üstü Kemeraltı’nın dar sokaklarında dolaşırken, eski bir fırının camında

“Eleman aranıyor.”yazısını gördü.

Kapıyı itti, içeri girdi.

İçerisi sıcacıktı. Yoğun bir hamur kokusu vardı.

Bir adam koca bir teknenin içinde hamur yoğuruyordu,kolları una bulanmıştı.

Başını kaldırdı.

“Buyur delikanlı?”

“İş arıyorum usta. Her işi yaparım. Temizlik, taşıma,… servis farketmez.”

Adam Arda’yı baştan aşağı süzdü.

“Gece vardiyası boş ama ağır iştir. Uyku yok, yorgunluk bol.”

Arda hiç düşünmeden cevap verdi :

“Ben alışığım.”

Adam başıyla arka tarafı işaret etti.

“Önlüğü tak, başla.”

Gece vardiyası başladığında fırının içi cehennem gibiydi.

Fırın kapakları açıldıkça yüzüne sıcak hava çarpıyor, gözleri yanıyordu.

Hamur tekneleri ağır, tepsiler doluydu.

Saat ilerledikçe zaman yavaşladı.

Gece iki…

Üç….

Dört…

Arda  sabahlara kadar hamur taşıyor, tepsileri diziyor, sabah olunca da dükkanı temizliyordu.

Bir ara duvara yaslandı.

Kol kasları ağrıyor, gözleri uykusuzluktan yanıyordu.

Ustabaşı seslendi :

“Delikanlı! Uyku yok! Daha sabaha çok var! “

Arda irkildi, tekrar işe koyuldu.

Sabah ezanı okunurken dizlerinin titrediğini farketti.

Fırından çıktığında güneş doğuyordu.

Sokakta yürürken başı dönüyor, gözlerinin altı morarıyordu.

Çevresindeki insanlar işe giderken o sanki günlerdir uyumamış gibiydi.

Bir bankta oturdu, elleri hâlâ hamur kokuyor gibiydi.

“Dayanacağım.”dedi içinden.

Günler böyle geçti.

Her gece aynı sıcaklık, aynı yorgunluk, aynı uykusuzluk.

Bir gece hamur teknesini kaldırırken elleri titredi.

Tekne elinden kaydı ve hamur yere yayıldı.

Ustabaşı sertçe baktı:

“Yoruldun mu?”

Arda başını salladı :

“Yok… devam ederim.”

Ama bedeni artık söz dinlemiyordu.

Sabaha karşı yerleri silerken dizlerinin üstüne çöktü.

Bir süre öylece kaldı,nefesi hızlanmıştı.

O an anladı.

Bu işi yapmak istiyordu… ama bedeni buna izin vermiyordu.

Ertesi gün ustanın yanına gitti.

“Usta… ben galiba devam edemeyeceğim.”

Adam ona baktı:

“Gece işi herkese göre değil ama sen yine iyi dayandın.”

Arda “Teşekkür ederim usta.”diyerek ;önlüğü çıkardı.

Fırından çıktığında hava aydınlıktı.

“Her işi yapabilirim sanıyordum ama demek ki yapamayacağım işler de varmış. “diye söylendi. 

PASTANE
Arda geceyi yine dışarıda geçirmişti.

Sabah olunca şehrin kalabalığına karıştı.

İnsanlar telaşla oradan oraya koşturuyordu. 
Bir ara burnuna taze poğaça kokusu geldi. 
Başını kaldırdı. Köşe başında küçük bir pastane gördü. 
Camın arkasında tezgah dolusu sıcak börekler, simitler diziliydi.
Camda koskocaman harflerle “ELEMAN ARANIYOR.”yazıyordu. 
İçeri girdi. 
Pastanenin içinde un kokusu, yeni demlenmiş çayın buharınakarışıyordu. 
Tezgahın arkasında orta yaşlı bir adam vardı, beyaz önlüğü una bulanmıştı.

Arda utanarak eliyle camı işaret etti.

“Eleman arıyorsunuz sanırım. İsterseniz ben çalışabilirim.”
Adam baştan aşağı süzdü onu.

“Dürüst bir çocuğa benziyor.”diye mırıldandı.

“Daha önce çalıştın mı?”
“Evet bakkalda çalıştım. Taşımayı, silmeyi, toparlamayı bilirim.”
“Adın ne senin?”
“Arda.”
Adam kısa bir süre düşündü sonra gülümsedi. 
“Madem öyle, bu gün şanslı günündesin.

Elemanlardan biri hastalandı. Başla bakalım, görelim nasıl çalışıyorsun .”
Arda’nın yüzü aydınlandı. 
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten. Hadi bakalım önlüğü tak.”
Arda bir an aynadaki yansımasına baktı ;uzun zamandır ilk defa kendini bir yere ait hissediyordu. 
Bardakları taşıdı, masaları sildi, çöpleri topladı. 
Yoruldu… ama içi huzurla doldu. 
Akşam olunca pastane sahibi yanına gelerek:
“Fena çalışmadın delikanlı. Eğer istersen yarın da gel.”
“İsterim tabi ki isterim! 
Adam kasadan para çıkarıp uzattı :
“Bu da bu günün yevmiyesi. Hadi git biraz dinlen.”
Arda parayı avucunda sıkıca tuttu. 
İçinde uzun zamandır hissetmediği bir şey vardı:

 Güven.

O gece bir bankta değil, pastanenin arkasındaki küçük depoda, bir battaniye altında uyudu.

Pastane sahibi Mustafa usta, her zaman ki gibi erken gelmişti.

 Depo kapısının önünde bir hareket fark etti. Battaniyenin altına kıvrılmış bir çocuk…

Yaklaştı, yüzünü görünce tanıdı.

“Arda… Sen burda mı yattın oğlum?”

Arda panikle doğruldu.

“Ben… geç olunca eve gidemedim. Biraz dinleneyim dedim, uyuyakalmışım. Kusura bakmayın…”

Mustafa ustanın yüzü yumuşadı.

“Evim yok desen daha doğru olur değil mi?”

Arda başını öne eğdi. Sessizce başını salladı.

Usta derin bir iç çekti.

“Peki, madem öyle… Sen artık buranın  çalışanının. Sokakta yatmak yok. Arka tarafta boş bir oda var orayı düzenleriz. Geceleri orda kalırsın.”

Arda şaşkınlıkla baktı.

“Gerçekten mi usta?”

“Gerçek ama söz ver. Dükkanı pırıl pırıl yapacaksın.”

O günden sonra Arda  gündüzleri çalıştı, akşamları dükkanın temizliğini yaptı.

Bir gün ustanın hanımı Nermin hanım geldi. Camların parıltısına, her şeyin yerli yerinde oluşuna hayran kaldı.

“Mustafa bu düzeni kim sağladı böyle?”

“Yeni çocuk Arda. Geceleri de burada kalıyor. .”

“Evde de çok iş var. Bana da yardım edebilir aslında.”

Ertesi gün Nermin hanımın yanında tozları aldı, camları sildi daha sonra da bahçeyi süpürdü. Nermin hanım onu hep takdir etti.

“Senin gibisini görmedim oğlum. Maşallah elinin değdiği her yer ışıldıyor.

Bir cüzdanından kalın bir tomar para uzattı.

“Bu emeğinin karşılığı.”

Arda kabul etmese de parayı eline tutuşturdu.

 Böylece hem pastaneden hem ev işlerinden para kazanmaya başladı.

O parayla ilk kez kendine yeni kıyafetler aldı.

Zamanla biriktirdiği paralarla kendine bir arsa aldı, kendine küçük bir ev kiraladı.

Hayat her zaman ki gibi sürprizlerini saklıyordu.

Bir sabah dükkana geldiğinde ortalık karışıktı.

Nermin hanım ağlıyor, işçiler sessizce başlarını öne eğmiş duruyorlardı.

Arda donakaldı.

“Ne oldu?”

Nermin hanımın sesi titriyordu.

“Mustafa… Dün gece kalp krizi geçirdi.

 Kurtaramadılar Arda… ”

O an pastanenin bütün sıcaklığı, un kokusu, o sabahki ışık sanki bir anda soldu.

Arda’nın boğazı düğümlendi.

 Mustafa usta ona sadece patron değil, bir baba olmuştu.

Bir hafta sonra aile  karar verdi. Nermin hanım başka şehre taşınacak, pastane kapatılacaktı.

Arda son kez içeri girdi.

 Masanın üstünde duran bardaklara, tezgahtaki tepsiye, duvardaki saate baktı.

“Hakkını helal et, usta…”

Dışarı çıktı.

Kepenkleri yavaşça indirdi.

Sanki bir dönem kapanmıştı. 

A
Arda bu Arda bu kez şehrin kenar mahallelerinden Arda bu kez şehrin kenar mahallelerinden birinde, küçük bir tamir dükkânında iş buldu. Elektrikçi ile tanışması tesadüf olmuştu ama adamın sıcak tavırları, uzun zamandır duymadığı bir güven duygusu uyandırdı içinde.
Dükkân dar ve loştu. Tavandan sarkan sarı ampul, kabloların ve eski prizlerin üstüne solgun bir ışık bırakıyordu. Duvarlarda yılların bıraktığı is lekeleri vardı. Masanın üstü pense, tornavida, bant ve kablo yığınlarıyla doluydu. Ama nedense Arda’ya burası karmaşık değil, düzenli gelmişti.
İlk gün süpürgeyi eline aldığında, içinden garip bir huzur geçmişti. Bir yere ait olmanın huzuru değil… ama en azından kovulmamanın huzuru.
Sabahları erken kalkıp, akşam olunca da tezgâhın altına serdiği battaniyede uyurdu.
O battaniyeyi her gece aynı özenle sererdi. Tezgâhın altı, onun için küçük bir oda gibiydi. Yukarıdan sarkan kablolar tavandaki yıldızlar gibi görünürdü karanlıkta. Gözlerini kapatmadan önce uzun uzun onları izlerdi.
Dışarıda ayak sesleri kesildiğinde, dükkânın içi tamamen sessizleşirdi. O sessizlikte Arda ilk kez korkmadan uyuyabiliyordu.
Elektrikçi, bir gün kabloları toplarken sordu:
“Ailenden bir haber var mı oğlum?”
Arda önce sessiz kaldı. Sonra uzaklara bakarak konuştu:
“Evden ayrılalı uzun zaman oldu. Üç tane daha kardeşim olmuş. Hepsi erkek ama ben dönmedim.”
Adam başını salladı, iç çekti. Kendi çocuğu olmamıştı. Belki de o yüzden, bu sessiz çocuğa her geçen gün daha çok alışıyordu.
O günden sonra elektrikçi, Arda’ya daha dikkatli bakmaya başladı. Çay içerken ikinci bardağı hiç sormadan onun önüne koyuyor, öğlenleri ekmeği ikiye bölüyordu. Arda fark etmese de, adam onu izliyordu. Nasıl oturduğunu, nasıl konuştuğunu, nasıl sustuğunu…
Bir akşam, tezgâhın başında çay içerlerken konuya girdi:
“İstersen seni evlat edineyim.” dedi.
Dükkânın içi bir anda sessizleşti. Dışarıdan geçen arabanın sesi bile çok uzaktan geliyormuş gibi duyuldu Arda’ya.
Arda başını eğdi. O an kalbinde bir sızı hissetti. Aslında kalmak istiyordu; bu düzenli hayat sessiz ve güvenliydi. Ama içinde bir ses “yine fazla alışma” diyordu.
O teklifi kabul etti ama gerçekten bir aile bulduğu için değil.
Sadece geri dönmemek için.
O gece battaniyeye uzandığında, ilk kez tezgâhın altı dar gelmişti. Gözlerini kapatamadı. Bir yere ait olma düşüncesi, onu huzurlandırmamıştı. Tam tersine, tedirgin etmişti.
Bir süre sonra elektrikçi, köye haber gönderdi: “Oğlun artık benimle kalacak.” yazdı mektubuna.
Mektup gönderildikten sonra adamın yüzü değişti. Gün boyu dalgındı. Penseyi eline alıyor, unutuyor. Çayı demliyor, içmiyordu.
Köyde ise ortalık karıştı.
“Sen bizim oğlumuzu nasıl elimizden alırsın?” diye yükseldi sesler.
O mektubun cevabı dükkâna geldiğinde, elektrikçi uzun süre konuşmadı. Zarfı açtı, okudu, katladı. Masanın üstüne bıraktı.
O gün dükkânda çay içilmedi.
O gün hiçbir kablo toplanmadı.
O gün dükkân daha karanlıktı.
Arda, o sessizliğin içini dolduracak kelime bulamadı. Elektrikçinin gözlerine bakamadı. Çünkü adamın yüzünde ilk kez çaresizlik vardı.
Bir sabah, kimseye veda etmeden eşyalarını topladı.
Battaniyeyi katladı. Tezgâhın altına son kez baktı. Elini tahtaya sürdü. Sanki teşekkür eder gibi.
Kapıyı sessizce kapattı.
Yine yollara düştü…
Sokakta yürürken içinden geçenleri kimse duymuyordu.
Kendi kendine:
“Nereye gidersem gideyim, kimseye tam ait olamıyorum.
Hep bir misafirim sanki; evlerde, kalplerde, masalarda.
Beni sevenler bile, sonunda bir yol ayrımında bırakıyor.
Belki de ben kimseyle kalmamayı seçtim, bilmiyorum.
Ama her gidişin bir sebebi varsa, benimkiler hep sessizlikten oluyor.”
Ve Arda, bir kez daha arkasında bir yer bırakmadan yürümeye devam etti. bu kez şehrin kenar mahallelerinden birinde, küçük bir tamir dükkânında iş buldu. Elektrikçi ile tanışması tesadüf olmuştu ama adamın sıcak tavırları, uzun zamandır duymadığı bir güven duygusu uyandırdı içinde.
Dükkân dar ve loştu. Tavandan sarkan sarı ampul, kabloların ve eski prizlerin üstüne solgun bir ışık bırakıyordu. Duvarlarda yılların bıraktığı is lekeleri vardı. Masanın üstü pense, tornavida, bant ve kablo yığınlarıyla doluydu. Ama nedense Arda’ya burası karmaşık değil, düzenli gelmişti.
İlk gün süpürgeyi eline aldığında, içinden garip bir huzur geçmişti. Bir yere ait olmanın huzuru değil… ama en azından kovulmamanın huzuru.
Sabahları erken kalkıp, akşam olunca da tezgâhın altına serdiği battaniyede uyurdu.
O battaniyeyi her gece aynı özenle sererdi. Tezgâhın altı, onun için küçük bir oda gibiydi. Yukarıdan sarkan kablolar tavandaki yıldızlar gibi görünürdü karanlıkta. Gözlerini kapatmadan önce uzun uzun onları izlerdi.
Dışarıda ayak sesleri kesildiğinde, dükkânın içi tamamen sessizleşirdi. O sessizlikte Arda ilk kez korkmadan uyuyabiliyordu.
Elektrikçi, bir gün kabloları toplarken sordu:
“Ailenden bir haber var mı oğlum?”
Arda önce sessiz kaldı. Sonra uzaklara bakarak konuştu:
“Evden ayrılalı uzun zaman oldu. Üç tane daha kardeşim olmuş. Hepsi erkek ama ben dönmedim.”
Adam başını salladı, iç çekti. Kendi çocuğu olmamıştı. Belki de o yüzden, bu sessiz çocuğa her geçen gün daha çok alışıyordu.
O günden sonra elektrikçi, Arda’ya daha dikkatli bakmaya başladı. Çay içerken ikinci bardağı hiç sormadan onun önüne koyuyor, öğlenleri ekmeği ikiye bölüyordu. Arda fark etmese de, adam onu izliyordu. Nasıl oturduğunu, nasıl konuştuğunu, nasıl sustuğunu…
Bir akşam, tezgâhın başında çay içerlerken konuya girdi:
“İstersen seni evlat edineyim.” dedi.
Dükkânın içi bir anda sessizleşti. Dışarıdan geçen arabanın sesi bile çok uzaktan geliyormuş gibi duyuldu Arda’ya.
Arda başını eğdi. O an kalbinde bir sızı hissetti. Aslında kalmak istiyordu; bu düzenli hayat sessiz ve güvenliydi. Ama içinde bir ses “yine fazla alışma” diyordu.
O teklifi kabul etti ama gerçekten bir aile bulduğu için değil.
Sadece geri dönmemek için.
O gece battaniyeye uzandığında, ilk kez tezgâhın altı dar gelmişti. Gözlerini kapatamadı. Bir yere ait olma düşüncesi, onu huzurlandırmamıştı. Tam tersine, tedirgin etmişti.
Bir süre sonra elektrikçi, köye haber gönderdi: “Oğlun artık benimle kalacak.” yazdı mektubuna.
Mektup gönderildikten sonra adamın yüzü değişti. Gün boyu dalgındı. Penseyi eline alıyor, unutuyor. Çayı demliyor, içmiyordu.
Köyde ise ortalık karıştı.
“Sen bizim oğlumuzu nasıl elimizden alırsın?” diye yükseldi sesler.
O mektubun cevabı dükkâna geldiğinde, elektrikçi uzun süre konuşmadı. Zarfı açtı, okudu, katladı. Masanın üstüne bıraktı.
O gün dükkânda çay içilmedi.
O gün hiçbir kablo toplanmadı.
O gün dükkân daha karanlıktı.
Arda, o sessizliğin içini dolduracak kelime bulamadı. Elektrikçinin gözlerine bakamadı. Çünkü adamın yüzünde ilk kez çaresizlik vardı.
Bir sabah, kimseye veda etmeden eşyalarını topladı.
Battaniyeyi katladı. Tezgâhın altına son kez baktı. Elini tahtaya sürdü. Sanki teşekkür eder gibi.
Kapıyı sessizce kapattı.
Yine yollara düştü…
Sokakta yürürken içinden geçenleri kimse duymuyordu.
Kendi kendine:
“Nereye gidersem gideyim, kimseye tam ait olamıyorum.
Hep bir misafirim sanki; evlerde, kalplerde, masalarda.
Beni sevenler bile, sonunda bir yol ayrımında bırakıyor.
Belki de ben kimseyle kalmamayı seçtim, bilmiyorum.
Ama her gidişin bir sebebi varsa, benimkiler hep sessizlikten oluyor.”
Ve Arda, bir kez daha arkasında bir yer bırakmadan yürümeye devam etti.irinde, küçük bir tamir dükkânında iş bSuldu. Elektrikçi ile tanışması tesadüf olmuştu ama adamın sıcak tavırları, uzun zamandır duymadığı bir güven duygusu uyandırdı içinde.
Dükkân dar ve loştu. Tavandan sarkan sarı ampul, kabloların ve eski prizlerin üstüne solgun bir ışık bırakıyordu. Duvarlarda yılların bıraktığı is lekeleri vardı. Masanın üstü pense, tornavida, bant ve kablo yığınlarıyla doluydu. Ama nedense Arda’ya burası karmaşık değil, düzenli gelmişti.
İlk gün süpürgeyi eline aldığında, içinden garip bir huzur geçmişti. Bir yere ait olmanın huzuru değil… ama en azından kovulmamanın huzuru.
Sabahları erken kalkıp, akşam olunca da tezgâhın altına serdiği battaniyede uyurdu.
O battaniyeyi her gece aynı özenle sererdi. Tezgâhın altı, onun için küçük bir oda gibiydi. Yukarıdan sarkan kablolar tavandaki yıldızlar gibi görünürdü karanlıkta. Gözlerini kapatmadan önce uzun uzun onları izlerdi.
Dışarıda ayak sesleri kesildiğinde, dükkânın içi tamamen sessizleşirdi. O sessizlikte Arda ilk kez korkmadan uyuyabiliyordu.
Elektrikçi, bir gün kabloları toplarken sordu:
“Ailenden bir haber var mı oğlum?”
Arda önce sessiz kaldı. Sonra uzaklara bakarak konuştu:
“Evden ayrılalı uzun zaman oldu. Üç tane daha kardeşim olmuş. Hepsi erkek ama ben dönmedim.”
Adam başını salladı, iç çekti. Kendi çocuğu olmamıştı. Belki de o yüzden, bu sessiz çocuğa her geçen gün daha çok alışıyordu.
O günden sonra elektrikçi, Arda’ya daha dikkatli bakmaya başladı. Çay içerken ikinci bardağı hiç sormadan onun önüne koyuyor, öğlenleri ekmeği ikiye bölüyordu. Arda fark etmese de, adam onu izliyordu. Nasıl oturduğunu, nasıl konuştuğunu, nasıl sustuğunu…
Bir akşam, tezgâhın başında çay içerlerken konuya girdi:
“İstersen seni evlat edineyim.” dedi.
Dükkânın içi bir anda sessizleşti. Dışarıdan geçen arabanın sesi bile çok uzaktan geliyormuş gibi duyuldu Arda’ya.
Arda başını eğdi. O an kalbinde bir sızı hissetti. Aslında kalmak istiyordu; bu düzenli hayat sessiz ve güvenliydi. Ama içinde bir ses “yine fazla alışma” diyordu.
O teklifi kabul etti ama gerçekten bir aile bulduğu için değil.
Sadece geri dönmemek için.
O gece battaniyeye uzandığında, ilk kez tezgâhın altı dar gelmişti. Gözlerini kapatamadı. Bir yere ait olma düşüncesi, onu huzurlandırmamıştı. Tam tersine, tedirgin etmişti.
Bir süre sonra elektrikçi, köye haber gönderdi: “Oğlun artık benimle kalacak.” yazdı mektubuna.
Mektup gönderildikten sonra adamın yüzü değişti. Gün boyu dalgındı. Penseyi eline alıyor, unutuyor. Çayı demliyor, içmiyordu.
Köyde ise ortalık karıştı.
“Sen bizim oğlumuzu nasıl elimizden alırsın?” diye yükseldi sesler.
O mektubun cevabı dükkâna geldiğinde, elektrikçi uzun süre konuşmadı. Zarfı açtı, okudu, katladı. Masanın üstüne bıraktı.
O gün dükkânda çay içilmedi.
O gün hiçbir kablo toplanmadı.
O gün dükkân daha karanlıktı.
Arda, o sessizliğin içini dolduracak kelime bulamadı. Elektrikçinin gözlerine bakamadı. Çünkü adamın yüzünde ilk kez çaresizlik vardı.
Bir sabah, kimseye veda etmeden eşyalarını topladı.
Battaniyeyi katladı. Tezgâhın altına son kez baktı. Elini tahtaya sürdü. Sanki teşekkür eder gibi.
Kapıyı sessizce kapattı.
Yine yollara düştü…
Sokakta yürürken içinden geçenleri kimse duymuyordu.
Kendi kendine:
“Nereye gidersem gideyim, kimseye tam ait olamıyorum.
Hep bir misafirim sanki; evlerde, kalplerde, masalarda.
Beni sevenler bile, sonunda bir yol ayrımında bırakıyor.
Belki de ben kimseyle kalmamayı seçtim, bilmiyorum.
Ama her gidişin bir sebebi varsa, benimkiler hep sessizlikten oluyor.”
Ve Arda, bir kez daha arkasında bir yer bırakmadan yürümeye devam etti. Arda bu kez şehrin kenar mahallelerinden birinde, küçük bir tamir dükkânında tanışması tesadüf olmuştu ama adamın sıcak tavırları, uzun zamandır duymadığı bir güven duygusu uyandırdı içinde.
Dükkân dar ve loştu. Tavandan sarkan sarı ampul, kabloların ve eski prizlerin üstüne solgun bir ışık bırakıyordu. Duvarlarda yılların bıraktığı is lekeleri vardı. Masanın üstü pense, tornavida, bant ve kablo yığınlarıyla doluydu. Ama nedense Arda’ya burası karmaşık değil, düzenli gelmişti.
İlk gün süpürgeyi eline aldığında, içinden garip bir huzur geçmişti. Bir yere ait olmanın huzuru değil… ama en azından kovulmamanın huzuru.
Sabahları erken kalkıp, akşam olunca da tezgâhın altına serdiği battaniyede uyurdu.
O battaniyeyi her gece aynı özenle sererdi. Tezgâhın altı, onun için küçük bir oda gibiydi. Yukarıdan sarkan kablolar tavandaki yıldızlar gibi görünürdü karanlıkta. Gözlerini kapatmadan önce uzun uzun onları izlerdi.
Dışarıda ayak sesleri kesildiğinde, dükkânın içi tamamen sessizleşirdi. O sessizlikte Arda ilk kez korkmadan uyuyabiliyordu.
Elektrikçi, bir gün kabloları toplarken sordu:
“Ailenden bir haber var mı oğlum?”
Arda önce sessiz kaldı. Sonra uzaklara bakarak konuştu:
“Evden ayrılalı uzun zaman oldu. Üç tane daha kardeşim olmuş. Hepsi erkek ama ben dönmedim.”
Adam başını salladı, iç çekti. Kendi çocuğu olmamıştı. Belki de o yüzden, bu sessiz çocuğa her geçen gün daha çok alışıyordu.
O günden sonra elektrikçi, Arda’ya daha dikkatli bakmaya başladı. Çay içerken ikinci bardağı hiç sormadan onun önüne koyuyor, öğlenleri ekmeği ikiye bölüyordu. Arda fark etmese de, adam onu izliyordu. Nasıl oturduğunu, nasıl konuştuğunu, nasıl sustuğunu…
Bir akşam, tezgâhın başında çay içerlerken konuya girdi:
“İstersen seni evlat edineyim.” dedi.
Dükkânın içi bir anda sessizleşti. Dışarıdan geçen arabanın sesi bile çok uzaktan geliyormuş gibi duyuldu Arda’ya.
Arda başını eğdi. O an kalbinde bir sızı hissetti. Aslında kalmak istiyordu; bu düzenli hayat sessiz ve güvenliydi. Ama içinde bir ses “yine fazla alışma” diyordu.
O teklifi kabul etti ama gerçekten bir aile bulduğu için değil.
Sadece geri dönmemek için.
O gece battaniyeye uzandığında, ilk kez tezgâhın altı dar gelmişti. Gözlerini kapatamadı. Bir yere ait olma düşüncesi, onu huzurlandırmamıştı. Tam tersine, tedirgin etmişti.
Bir süre sonra elektrikçi, köye haber gönderdi: “Oğlun artık benimle kalacak.” yazdı mektubuna.
Mektup gönderildikten sonra adamın yüzü değişti. Gün boyu dalgındı. Penseyi eline alıyor, unutuyor. Çayı demliyor, içmiyordu.
Köyde ise ortalık karıştı.
“Sen bizim oğlumuzu nasıl elimizden alırsın?” diye yükseldi sesler.
O mektubun cevabı dükkâna geldiğinde, elektrikçi uzun süre konuşmadı. Zarfı açtı, okudu, katladı. Masanın üstüne bıraktı.
O gün dükkânda çay içilmedi.
O gün hiçbir kablo toplanmadı.
O gün dükkân daha karanlıktı.
Arda, o sessizliğin içini dolduracak kelime bulamadı. Elektrikçinin gözlerine bakamadı. Çünkü adamın yüzünde ilk kez çaresizlik vardı.
Bir sabah, kimseye veda etmeden eşyalarını topladı.
Battaniyeyi katladı. Tezgâhın altına son kez baktı. Elini tahtaya sürdü. Sanki teşekkür eder gibi.
Kapıyı sessizce kapattı.
Yine yollara düştü…
Sokakta yürürken içinden geçenleri kimse duymuyordu.
Kendi kendine:
“Nereye gidersem gideyim, kimseye tam ait olamıyorum.
Hep bir misafirim sanki; evlerde, kalplerde, masalarda.
Beni sevenler bile, sonunda bir yol ayrımında bırakıyor.
Belki de ben kimseyle kalmamayı seçtim, bilmiyorum.
Ama her gidişin bir sebebi varsa, benimkiler hep sessizlikten oluyor.”
Ve Arda, bir kez daha arkasında bir yer bırakmadan yürümeye devam etti. kenar mahallelerinden birinde, küçük bir tamir dükkânında iş buldu. Elektrikçi ile tanışması tesadüf olmuştu ama adamın sıcak tavırları, uzun zamandır duymadığı bir güven duygusu uyandırdı içinde.
Dükkân dar ve loştu. Tavandan sarkan sarı ampul, kabloların ve eski prizlerin üstüne solgun bir ışık bırakıyordu. Duvarlarda yılların bıraktığı is lekeleri vardı. Masanın üstü pense, tornavida, bant ve kablo yığınlarıyla doluydu. Ama nedense Arda’ya burası karmaşık değil, düzenli gelmişti.
İlk gün süpürgeyi eline aldığında, içinden garip bir huzur geçmişti. Bir yere ait olmanın huzuru değil… ama en azından kovulmamanın huzuru.
Sabahları erken kalkıp, akşam olunca da tezgâhın altına serdiği battaniyede uyurdu.
O battaniyeyi her gece aynı özenle sererdi. Tezgâhın altı, onun için küçük bir oda gibiydi. Yukarıdan sarkan kablolar tavandaki yıldızlar gibi görünürdü karanlıkta. Gözlerini kapatmadan önce uzun uzun onları izlerdi.
Dışarıda ayak sesleri kesildiğinde, dükkânın içi tamamen sessizleşirdi. O sessizlikte Arda ilk kez korkmadan uyuyabiliyordu.
Elektrikçi, bir gün kabloları toplarken sordu:
“Ailenden bir haber var mı oğlum?”
Arda önce sessiz kaldı. Sonra uzaklara bakarak konuştu:
“Evden ayrılalı uzun zaman oldu. Üç tane daha kardeşim olmuş. Hepsi erkek ama ben dönmedim.”
Adam başını salladı, iç çekti. Kendi çocuğu olmamıştı. Belki de o yüzden, bu sessiz çocuğa her geçen gün daha çok alışıyordu.
O günden sonra elektrikçi, Arda’ya daha dikkatli bakmaya başladı. Çay içerken ikinci bardağı hiç sormadan onun önüne koyuyor, öğlenleri ekmeği ikiye bölüyordu. Arda fark etmese de, adam onu izliyordu. Nasıl oturduğunu, nasıl konuştuğunu, nasıl sustuğunu…
Bir akşam, tezgâhın başında çay içerlerken konuya girdi:
“İstersen seni evlat edineyim.” dedi.
Dükkânın içi bir anda sessizleşti. Dışarıdan geçen arabanın sesi bile çok uzaktan geliyormuş gibi duyuldu Arda’ya.
Arda başını eğdi. O an kalbinde bir sızı hissetti. Aslında kalmak istiyordu; bu düzenli hayat sessiz ve güvenliydi. Ama içinde bir ses “yine fazla alışma” diyordu.
O teklifi kabul etti ama gerçekten bir aile bulduğu için değil.
Sadece geri dönmemek için.
O gece battaniyeye uzandığında, ilk kez tezgâhın altı dar gelmişti. Gözlerini kapatamadı. Bir yere ait olma düşüncesi, onu huzurlandırmamıştı. Tam tersine, tedirgin etmişti.
Bir süre sonra elektrikçi, köye haber gönderdi: “Oğlun artık benimle kalacak.” yazdı mektubuna.
Mektup gönderildikten sonra adamın yüzü değişti. Gün boyu dalgındı. Penseyi eline alıyor, unutuyor. Çayı demliyor, içmiyordu.
Köyde ise ortalık karıştı.
“Sen bizim oğlumuzu nasıl elimizden alırsın?” diye yükseldi sesler.
O mektubun cevabı dükkâna geldiğinde, elektrikçi uzun süre konuşmadı. Zarfı açtı, okudu, katladı. Masanın üstüne bıraktı.
O gün dükkânda çay içilmedi.
O gün hiçbir kablo toplanmadı.
O gün dükkân daha karanlıktı.
Arda, o sessizliğin içini dolduracak kelime bulamadı. Elektrikçinin gözlerine bakamadı. Çünkü adamın yüzünde ilk kez çaresizlik vardı.
Bir sabah, kimseye veda etmeden eşyalarını topladı.
Battaniyeyi katladı. Tezgâhın altına son kez baktı. Elini tahtaya sürdü. Sanki teşekkür eder gibi.
Kapıyı sessizce kapattı.
Yine yollara düştü…
Sokakta yürürken içinden geçenleri kimse duymuyordu.
Kendi kendine:
“Nereye gidersem gideyim, kimseye tam ait olamıyorum.
Hep bir misafirim sanki; evlerde, kalplerde, masalarda.
Beni sevenler bile, sonunda bir yol ayrımında bırakıyor.
Belki de ben kimseyle kalmamayı seçtim, bilmiyorum.
Ama her gidişin bir sebebi varsa, benimkiler hep sessizlikten oluyor.”
Ve Arda, bir kez daha arkasında bir yer bırakmadan yürümeye devam etti.
 

ii
— Korkma kızım.


Bayram bitmiş, Arda İzmir’e dömüştü.

Patron o gün dükkâna malzeme almaya gitmişti. Bakkala göz kulak olması için babası gelmişti. Askeriyeden emekliydi. Patron olmadığında dükkânda o durur, Arda’ya asker gibi emir verirdi.

Arda’nın bakkaldaki günleri birbirine benziyordu ama her gün biraz daha ağırlaşıyordu.

Sabah dükkânın kepengini ilk o açardı. Soğuk demire dokunduğunda elleri ürperir, kepengi kaldırırken çıkan metal sesi sokağın sessizliğini bölerdi. İçeri girer girmez yerleri süpürür, tezgâhı siler, ekmek kasalarını dizerdi.

Un çuvallarını taşırken omuzları sızlamaya başlamıştı. Çuvallar neredeyse kendi ağırlığı kadardı. Bazen çuvalı sürüyerek götürür, nefes nefese kalırdı.

Raf dizmek en zor işti. Konserve kutuları, yağ tenekeleri, şeker paketleri… Hepsinin yeri belliydi. Birini yanlış koysa yaşlı adamın sert sesi dükkânın içinde yankılanırdı.

“Arda! Rafları düzgün diz, müşteri dağınıklığı sevmez!”

Arda başını eğerdi.

“Peki amca.”

Yaşlı adam onu izlerdi. Elleri arkasında bağlı, dimdik durur, sanki bir asker teftişi yapıyormuş gibi bakardı.

Bir gün Arda konserve dizerken parmağı kesildi. Kan, metal kutunun kenarından süzüldü. Elini hızla önlüğüne sildi. Kimse görmesin istedi. İşini bırakmadı.

Adam bunu fark etti ama bir şey demedi.

Bir süre sonra sesi yumuşadı:

“Bak evlat, işini iyi yaparsan herkes sana saygı duyar. Ama bir kez tembellik edersen kimse yüzüne bakmaz.”

Arda o cümleyi aklına kazıdı.

Müşteriler gelir giderdi. Kimi onu görmezdi bile. Kimi başını okşar, kimi sert davranırdı. Ama Arda her seferinde aynı cümleyi kurardı:

“Başka isteğiniz var mı?”

Akşam olunca dükkânı kapatır, yerleri tekrar süpürür, tezgâhı silerdi. Bazen yorgunluktan sandalyeye oturur oturmaz gözleri kapanırdı.

Bir yıl böyle geçti.

Ellerinde çatlaklar oluştu. Omuzları sürekli ağrıyordu. Sabahları kollarını kaldırmakta zorlanıyordu. Aynaya baktığında yüzünün çocuk yüzü olmadığını fark etti.

Bir akşam kepengi indirirken durdu.

İçinden sessizce şunu söyledi:

“Ben yoruldum.”

Ertesi gün patron geldiğinde karşısına geçti.

“Ben işi bırakmak istiyorum.” dedi.

Patron uzun uzun baktı. Ne kızdı ne de şaşırdı.

“Büyüdün sen.” dedi sadece.

Arda o gün dükkândan çıktığında, arkasında sadece bir iş değil, bir yılını bırakmıştı.

Bayram bitmiş, Arda 

Bayram bitmiş, Arda İzmir’e dönmüştü.

Patron o gün dükkâna malzeme almaya gitmişti. Bakkala göz kulak olması için babası gelmişti. Askeriyeden emekliydi. Patron olmadığında dükkânda o durur, Arda’ya asker gibi emir verirdi.

Arda’nın bakkaldaki günleri birbirine benziyordu ama her gün biraz daha ağırlaşıyordu.

Sabah dükkânın kepengini ilk o açardı. Soğuk demire dokunduğunda elleri ürperir, kepengi kaldırırken çıkan metal sesi sokağın sessizliğini bölerdi. İçeri girer girmez yerleri süpürür, tezgâhı siler, ekmek kasalarını dizerdi.

Un çuvallarını taşırken omuzları sızlamaya başlamıştı. Çuvallar neredeyse kendi ağırlığı kadardı. Bazen çuvalı sürüyerek götürür, nefes nefese kalırdı.

Raf dizmek en zor işti. Konserve kutuları, yağ tenekeleri, şeker paketleri… Hepsinin yeri belliydi. Birini yanlış koysa yaşlı adamın sert sesi dükkânın içinde yankılanırdı.

“Arda! Rafları düzgün diz, müşteri dağınıklığı sevmez!”

Arda başını eğerdi.

“Peki amca.”

Yaşlı adam onu izlerdi. Elleri arkasında bağlı, dimdik durur, sanki bir asker teftişi yapıyormuş gibi bakardı.

Bir gün Arda konserve dizerken parmağı kesildi. Kan, metal kutunun kenarından süzüldü. Elini hızla önlüğüne sildi. Kimse görmesin istedi. İşini bırakmadı.

Adam bunu fark etti ama bir şey demedi.

Bir süre sonra sesi yumuşadı:

“Bak evlat, işini iyi yaparsan herkes sana saygı duyar. Ama bir kez tembellik edersen kimse yüzüne bakmaz.”

Arda o cümleyi aklına kazıdı.

Müşteriler gelir giderdi. Kimi onu görmezdi bile. Kimi başını okşar, kimi sert davranırdı. Ama Arda her seferinde aynı cümleyi kurardı:

“Başka isteğiniz var mı?”

Akşam olunca dükkânı kapatır, yerleri tekrar süpürür, tezgâhı silerdi. Bazen yorgunluktan sandalyeye oturur oturmaz gözleri kapanırdı.

Bir yıl böyle geçti.

Ellerinde çatlaklar oluştu. Omuzları sürekli ağrıyordu. Sabahları kollarını kaldırmakta zorlanıyordu. Aynaya baktığında yüzünün çocuk yüzü olmadığını fark etti.

Bir akşam kepengi indirirken durdu.

İçinden sessizce şunu söyledi:

“Ben yoruldum.”

Ertesi gün patron geldiğinde karşısına geçti.

“Ben işi bırakmak istiyorum.” dedi.

Patron uzun uzun baktı. Ne kızdı ne de şaşırdı.

“Büyüdün sen.” dedi sadece.

Arda o gün dükkândan çıktığında, arkasında sadece bir iş değil, bir yılını bırakmıştı.

 dönmüştü.

Patron o gün dükkâna malzeme almaya gitmişti. Bakkala göz kulak olması için babası gelmişti. Askeriyeden emekliydi. Patron olmadığında dükkânda o durur, Arda’ya asker gibi emir verirdi.

Arda’nın bakkaldaki günleri birbirine benziyordu ama her gün biraz daha ağırlaşıyordu.

Sabah dükkânın kepengini ilk o açardı. Soğuk demire dokunduğunda elleri ürperir, kepengi kaldırırken çıkan metal sesi sokağın sessizliğini bölerdi. İçeri girer girmez yerleri süpürür, tezgâhı siler, ekmek kasalarını dizerdi.

Un çuvallarını taşırken omuzları sızlamaya başlamıştı. Çuvallar neredeyse kendi ağırlığı kadardı. Bazen çuvalı sürüyerek götürür, nefes nefese kalırdı.

Raf dizmek en zor işti. Konserve kutuları, yağ tenekeleri, şeker paketleri… Hepsinin yeri belliydi. Birini yanlış koysa yaşlı adamın sert sesi dükkânın içinde yankılanırdı.

“Arda! Rafları düzgün diz, müşteri dağınıklığı sevmez!”

Arda başını eğerdi.

“Peki amca.”

Yaşlı adam onu izlerdi. Elleri arkasında bağlı, dimdik durur, sanki bir asker teftişi yapıyormuş gibi bakardı.

Bir gün Arda konserve dizerken parmağı kesildi. Kan, metal kutunun kenarından süzüldü. Elini hızla önlüğüne sildi. Kimse görmesin istedi. İşini bırakmadı.

Adam bunu fark etti ama bir şey demedi.

Bir süre sonra sesi yumuşadı:

“Bak evlat, işini iyi yaparsan herkes sana saygı duyar. Ama bir kez tembellik edersen kimse yüzüne bakmaz.”

Arda o cümleyi aklına kazıdı.

Müşteriler gelir giderdi. Kimi onu görmezdi bile. Kimi başını okşar, kimi sert davranırdı. Ama Arda her seferinde aynı cümleyi kurardı:

“Başka isteğiniz var mı?”

Akşam olunca dükkânı kapatır, yerleri tekrar süpürür, tezgâhı silerdi. Bazen yorgunluktan sandalyeye oturur oturmaz gözleri kapanırdı.

Bir yıl böyle geçti.

Ellerinde çatlaklar oluştu. Omuzları sürekli ağrıyordu. Sabahları kollarını kaldırmakta zorlanıyordu. Aynaya baktığında yüzünün çocuk yüzü olmadığını fark etti.

Bir akşam kepengi indirirken durdu.

İçinden sessizce şunu söyledi:

“Ben yoruldum.”

Ertesi gün patron geldiğinde karşısına geçti.

“Ben işi bırakmak istiyorum.” dedi.

Patron uzun uzun baktı. Ne kızdı ne de şaşırdı.

“Büyüdün sen.” dedi sadece.

Arda o gün dükkândan çıktığında, arkasında sadece bir iş değil, bir yılını bırakmıştı.

en omuzları sızlamaya başlamıştı. Çuvallar neredeyse kendi ağırlığı kadardı. Bazen çuvalı sürüyerek götürür, nefes nefese kalırdı.

Raf dizmek en zor işti. Konserve kutuları, yağ tenekeleri, şeker paketleri… Hepsinin yeri belliydi. Birini yanlış koysa yaşlı adamın sert sesi dükkânın içinde yankılanırdı.

“Arda! Rafları düzgün diz, müşteri dağınıklığı sevmez!”

Arda başını eğerdi.

“Peki amca.”

Yaşlı adam onu izlerdi. Elleri arkasında bağlı, dimdik durur, sanki bir asker teftişi yapıyormuş gibi bakardı.

Bir gün Arda konserve dizerken parmağı kesildi. Kan, metal kutunun kenarından süzüldü. Elini hızla önlüğüne sildi. Kimse görmesin istedi. İşini bırakmadı.

Adam bunu fark etti ama bir şey demedi.

Bir süre sonra sesi yumuşadı:

“Bak evlat, işini iyi yaparsan herkes sana saygı duyar. Ama bir kez tembellik edersen kimse yüzüne bakmaz.”

Arda o cümleyi aklına kazıdı.

Müşteriler gelir giderdi. Kimi onu görmezdi bile. Kimi başını okşar, kimi sert davranırdı. Ama Arda her seferinde aynı cümleyi kurardı:

“Başka isteğiniz var mı?”

Akşam olunca dükkânı kapatır, yerleri tekrar süpürür, tezgâhı silerdi. Bazen yorgunluktan sandalyeye oturur oturmaz gözleri kapanırdı.

Bir yıl böyle geçti.

Ellerinde çatlaklar oluştu. Omuzları sürekli ağrıyordu. Sabahları kollarını kaldırmakta zorlanıyordu. Aynaya baktığında yüzünün çocuk yüzü olmadığını fark etti.

Bir akşam kepengi indirirken durdu.

İçinden sessizce şunu söyledi:

“Ben yoruldum.”

Ertesi gün patron geldiğinde karşısına geçti.

“Ben işi bırakmak istiyorum.” dedi.

Patron uzun uzun baktı. Ne kızdı ne de şaşırdı.

“Büyüdün sen.” dedi sadece.

Arda o gün dükkândan çıktığında, arkasında sadece bir iş değil, bir yılını bırakmıştı.

 bitmiş, Arda İzmir’e dönmüştü.

Patron o gün dükkâna malzeme almaya gitmişti. Bakkala göz kulak olması için babası gelmişti. Askeriyeden emekliydi. Patron olmadığında dükkânda o durur, Arda’ya asker gibi emir verirdi.

Arda’nın bakkaldaki günleri birbirine benziyordu ama her gün biraz daha ağırlaşıyordu.

Sabah dükkânın kepengini ilk o açardı. Soğuk demire dokunduğunda elleri ürperir, kepengi kaldırırken çıkan metal sesi sokağın sessizliğini bölerdi. İçeri girer girmez yerleri süpürür, tezgâhı siler, ekmek kasalarını dizerdi.

Un çuvallarını taşırken omuzları sızlamaya başlamıştı. Çuvallar neredeyse kendi ağırlığı kadardı. Bazen çuvalı sürüyerek götürür, nefes nefese kalırdı.

Raf dizmek en zor işti. Konserve kutuları, yağ tenekeleri, şeker paketleri… Hepsinin yeri belliydi. Birini yanlış koysa yaşlı adamın sert sesi dükkânın içinde yankılanırdı.

“Arda! Rafları düzgün diz, müşteri dağınıklığı sevmez!”

Arda başını eğerdi.

“Peki amca.”

Yaşlı adam onu izlerdi. Elleri arkasında bağlı, dimdik durur, sanki bir asker teftişi yapıyormuş gibi bakardı.

Bir gün Arda konserve dizerken parmağı kesildi. Kan, metal kutunun kenarından süzüldü. Elini hızla önlüğüne sildi. Kimse görmesin istedi. İşini bırakmadı.

Adam bunu fark etti ama bir şey demedi.

Bir süre sonra sesi yumuşadı:

“Bak evlat, işini iyi yaparsan herkes sana saygı duyar. Ama bir kez tembellik edersen kimse yüzüne bakmaz.”

Arda o cümleyi aklına kazıdı.

Müşteriler gelir giderdi. Kimi onu görmezdi bile. Kimi başını okşar, kimi sert davranırdı. Ama Arda her seferinde aynı cümleyi kurardı:

“Başka isteğiniz var mı?”

Akşam olunca dükkânı kapatır, yerleri tekrar süpürür, tezgâhı silerdi. Bazen yorgunluktan sandalyeye oturur oturmaz gözleri kapanırdı.

Bir yıl böyle geçti.

Ellerinde çatlaklar oluştu. Omuzları sürekli ağrıyordu. Sabahları kollarını kaldırmakta zorlanıyordu. Aynaya baktığında yüzünün çocuk yüzü olmadığını fark etti.

Bir akşam kepengi indirirken durdu.

İçinden sessizce şunu söyledi:

“Ben yoruldum.”

Ertesi gün patron geldiğinde karşısına geçti.

“Ben işi bırakmak istiyorum.” dedi.

Patron uzun uzun baktı. Ne kızdı ne de şaşırdı.

“Büyüdün sen.” dedi sadece.

Arda o gün dükkândan çıktığında, arkasında sadece bir iş değil, bir yılını bırakmıştı. oğlun olsun istemiyorBayram Bayram bitmiş, Arda İzmir’e dönmüştü.

Patron o gün dükkâna malzeme almaya gitmişti. Bakkala göz kulak olması için babası gelmişti. Askeriyeden emekliydi. Patron olmadığında dükkânda o durur, Arda’ya asker gibi emir verirdi.

Arda’nın bakkaldaki günleri birbirine benziyordu ama her gün biraz daha ağırlaşıyordu.

Sabah dükkânın kepengini ilk o açardı. Soğuk demire dokunduğunda elleri ürperir, kepengi kaldırırken çıkan metal sesi sokağın sessizliğini bölerdi. İçeri girer girmez yerleri süpürür, tezgâhı siler, ekmek kasalarını dizerdi.

Un çuvallarını taşırken omuzları sızlamaya başlamıştı. Çuvallar neredeyse kendi ağırlığı kadardı. Bazen çuvalı sürüyerek götürür, nefes nefese kalırdı.

Raf dizmek en zor işti. Konserve kutuları, yağ tenekeleri, şeker paketleri… Hepsinin yeri belliydi. Birini yanlış koysa yaşlı adamın sert sesi dükkânın içinde yankılanırdı.

“Arda! Rafları düzgün diz, müşteri dağınıklığı sevmez!”

Arda başını eğerdi.

“Peki amca.”

Yaşlı adam onu izlerdi. Elleri arkasında bağlı, dimdik durur, sanki bir asker teftişi yapıyormuş gibi bakardı.

Bir gün Arda konserve dizerken parmağı kesildi. Kan, metal kutunun kenarından süzüldü. Elini hızla önlüğüne sildi. Kimse görmesin istedi. İşini bırakmadı.

Adam bunu fark etti ama bir şey demedi.

Bir süre sonra sesi yumuşadı:

“Bak evlat, işini iyi yaparsan herkes sana saygı duyar. Ama bir kez tembellik edersen kimse yüzüne bakmaz.”

Arda o cümleyi aklına kazıdı.

Müşteriler gelir giderdi. Kimi onu görmezdi bile. Kimi başını okşar, kimi sert davranırdı. Ama Arda her seferinde aynı cümleyi kurardı:

“Başka isteğiniz var mı?”

Akşam olunca dükkânı kapatır, yerleri tekrar süpürür, tezgâhı silerdi. Bazen yorgunluktan sandalyeye oturur oturmaz gözleri kapanırdı.

Bir yıl böyle geçti.

Ellerinde çatlaklar oluştu. Omuzları sürekli ağrıyordu. Sabahları kollarını kaldırmakta zorlanıyordu. Aynaya baktığında yüzünün çocuk yüzü olmadığını fark etti.

Bir akşam kepengi indirirken durdu.

İçinden sessizce şunu söyledi:

“Ben yoruldum.”

Ertesi gün patron geldiğinde karşısına geçti.

“Ben işi bırakmak istiyorum.” dedi.

Patron uzun uzun baktı. Ne kızdı ne de şaşırdı.

“Büyüdün sen.” dedi sadece.

Arda o gün dükkândan çıktığında, arkasında sadece bir iş değil, bir yılını bırakmıştı., Arda İzmir’e dönmüştü.

Patron o gün dükkâna malzeme almaya gitmişti. Bakkala göz kulak olması için babası gelmişti. Askeriyeden emekliydi. Patron olmadığında dükkânda o durur, Arda’ya asker gibi emir verirdi.

Arda’nın bakkaldaki günleri birbirine benziyordu ama her gün biraz daha ağırlaşıyordu.

Sabah dükkânın kepengini ilk o açardı. Soğuk demire dokunduğunda elleri ürperir, kepengi kaldırırken çıkan metal sesi sokağın sessizliğini bölerdi. İçeri girer girmez yerleri süpürür, tezgâhı siler, ekmek kasalarını dizerdi.

Un çuvallarını taşırken omuzları sızlamaya başlamıştı. Çuvallar neredeyse kendi ağırlığı kadardı. Bazen çuvalı sürüyerek götürür, nefes nefese kalırdı.

Raf dizmek en zor işti. Konserve kutuları, yağ tenekeleri, şeker paketleri… Hepsinin yeri belliydi. Birini yanlış koysa yaşlı adamın sert sesi dükkânın içinde yankılanırdı.

“Arda! Rafları düzgün diz, müşteri dağınıklığı sevmez!”

Arda başını eğerdi.

“Peki amca.”

Yaşlı adam onu izlerdi. Elleri arkasında bağlı, dimdik durur, sanki bir asker teftişi yapıyormuş gibi bakardı.

Bir gün Arda konserve dizerken parmağı kesildi. Kan, metal kutunun kenarından süzüldü. Elini hızla önlüğüne sildi. Kimse görmesin istedi. İşini bırakmadı.

Adam bunu fark etti ama bir şey demedi.

Bir süre sonra sesi yumuşadı:

“Bak evlat, işini iyi yaparsan herkes sana saygı duyar. Ama bir kez tembellik edersen kimse yüzüne bakmaz.”

Arda o cümleyi aklına kazıdı.

Müşteriler gelir giderdi. Kimi onu görmezdi bile. Kimi başını okşar, kimi sert davranırdı. Ama Arda her seferinde aynı cümleyi kurardı:

“Başka isteğiniz var mı?”

Akşam olunca dükkânı kapatır, yerleri tekrar süpürür, tezgâhı silerdi. Bazen yorgunluktan sandalyeye oturur oturmaz gözleri kapanırdı.

Bir yıl böyle geçti.

Ellerinde çatlaklar oluştu. Omuzları sürekli ağrıyordu. Sabahları kollarını kaldırmakta zorlanıyordu. Aynaya baktığında yüzünün çocuk yüzü olmadığını fark etti.

Bir akşam kepengi indirirken durdu.

İçinden sessizce şunu söyledi:

“Ben yoruldum.”

Ertesi gün patron geldiğinde karşısına geçti.

“Ben işi bırakmak istiyorum.” dedi.

Patron uzun uzun baktı. Ne kızdı ne de şaşırdı.

“Büyüdün sen.” dedi sadece.

Arda o gün dükkândan çıktığında, arkasında sadece bir iş değil, bir yılını bırakmıştı. musun?

— İstiyorum. Yeter ki olsun. Olsun ama yaşasın. Benim erkek çocuklarım hep ölüyor. Onun için ne gerekiyorsa yaparım, dedi ve olduğu yere çöktü, ağlamaya başladı.

O sırada şimşekler çaktı, yağmur öyle bir başladı ki Fesmani gök yere indi sandı.

Ak Sakallı Dede konuştu:

— Korkma kızım, bu bereket yağmurudur. Senin bir oğlun olacak. Ama oğlun olduğunda, altı yaşına kadar saçlarını kestirmeyecek ve üzerine elbise giydireceksin. Yalnız, sabah kalktığında aç karnına bu elmayı yiyeceksin.

Elindeki elmayı Fesmani’ye verdi, ardından sislerin arasında kayboldu.

Fesmani, kan ter içinde uyanarak kendini yatağında buldu. Elinde gerçekten de bir elma vardı. Sabah yemek üzere elmayı başucuna koydu.

Fesmani’nin iki kızı vardı. Gönlü bir de erkek evlat istiyordu. Daha önce üç erkek çocuğu olmuş, ancak üçü de doğumdan sonra ölmüştü.

Sabah kalkınca kocası Hayyam’a elmayı gösterdi:

— Bu elmayı görüyor musun? Bana ay ışığının altında Ak 
— O zaman besmele çek ve elmayı ye. Belli ki sana bir eren gelmiş. Bu rüyayı bana anlattın, başka kimseye anlatma.

Aradan bir ay geçti ve Fesmani hamile kaldı.

KARANLIK

Hayyam, karısı Fesmani, iki kızı, anne ve babasıyla beraber bir köy evinde yaşıyordu. Babası köyün zengin ağasıydı. Geçimlerini hayvancılıkla sağlıyorlardı.

O sene kış çok çetin geçmişti. Hayyam’ın vücudunda kırmızı pulcuklar şeklinde dağılan, içi su dolu kabarcıklar oluşmaya başladı. Kaşıntılar dayanılmaz hâle gelmişti. Sırtı ve göğsünde de çıkan lekeler gittikçe çoğaldı. Köydeki doktor bunun çiçek hastalığı olduğunu, derhal şehirde bir doktora görünmesi gerektiğini söyledi.

Köyde salgın başlamış, birçok kişi çiçek hastalığından ölmüştü. Köylüler, Hayyam’ın babasına “Bu çocuğu doktora götür” deseler de babası aldırış etmiyordu.

Lekeler Hayyam’ın kollarına ve bacaklarına da sıçradı. Zamanla gözleri bulanık görmeye başladı. Bir gün babası, onu yanına çağırdı ve çobanlarla birlikte koyunları şehre götürüp satmasını istedi.

Hayyam koyunları satarken bir doktor aradı. tti, on iki koyun karşılığında tedavi edeceğini söyledi.

Ancak babası kaşlarını çattı:

— Ben on iki koyun vermem. Katiyen olmaz!

Hayyam yalvardı:
— Etme baba, bak gözlerim kör olacak. Şimdi bile bulanık görüyorum.

Ama babası gaddarca karşılık verdi:
— Olursa olsun! Sana para vermem!

Hayyam babasının şaka yaptığını sandı ama yüzündeki sertlik onun ciddi olduğunu gösteriyordu.

Bağırışları duyan annesi, kocasına yalvardı:
— Etme eyleme bey, kıyma kuzuma. Gel yaptıralım şu ameliyatı.

Adam öfkeyle bağırdı:
— Elinin hamuruyla benim işime karışma!

Kadının saçlarını tutup yerlerde sürükledi, tekme tokat dövdü.

Annesine yapılan şiddeti gören Hayyam isyan etti:
— Sen benim babam değilsin! Bundan sonra benim için hiçbir şey değilsin!

Ardından karısını ve kızlarını alarak evi terk etti.

O sırada Hayyam’ın tembel, çalışmayan, sürekli ailesinin sırtından geçinen bir amcası vardı. At almak istiyordu. Babasından para istedi. Atın fiyatı otuz koyundu. Hayyam’ın tedavisi için on iki koyun vermeyen baba, amcasına otuz koyunu hiç düşünmeden verdi.

Hayyam ailesiyle derme çatma, üstü toprak bir eve yerleşti.

Bir sabah Hayyam uyanıp doğruldu ama kıpırdamadı. Ortalık zifiri karanlıktı. Hiçbir şey göremiyordu.

Fesmani endişeyle sordu:
— Ne oldu Hayyam?

— Lavaboya gideceğim, dedi.

Fesmani şaşkınlıkla karşılık verdi:
— Ne duruyorsun, gitsene!

Hayyam acı gerçekle yüzleşti.

— Fesmani! Gözlerim tamamen kapandı. Her yer karanlık… Hiçbir şey görmüyorum!

 

                    GERÇEK

Aradan dokuz ay geçmiş Fesmani beklenen bebeği doğurmuştu. Hayyam ile düşünüp adını Arda koymaya karar verdiler ama Arda’nın erkek olduğunu ablalarından başka kimseye söylememeye karar vererek kızlara altı sene boyunca kimseye bir şey dememelerini tembihleyerek kızlara olanları anlattılar. Aile bu sır ile altı yıl susacaktı.

Bu arada Fesmani kara kara düşünüyordu. Hayyam’ın gözleri görmediği için işte çalışmıyordu. Fesmani köyün mahallesindeki çeşmeden zengin ailelere bidonlarla su taşıyarak evin harçlığını çıkarıyordu. Çocuklarını köylünün verdiği kıyafetlerle büyüttü.

Bir gün mahalleden bir komşu gelerek “Okula hademe alınacak, sen çalışır mısın.”diye sordu.

Fesmani “Bilmem, beyime sorayım “ dedi. O zamanlar oralarda kadının çalışması ayıptı.

Okul müdürüne komşu durumu anlattı. Bunun üzerine okul müdürü Hayyam ile konuşup onu ikna etti. Zaten Hayyam izin vermese ne olacaktı ki, çocuklar, evin geçimi hepsi Fesmani’nin sorumluluğunda idi artık.

Fesmani işe girmiş aradan dört sene geçmişti. Hayyam’ın gözleri görmediği için hayırsever vatandaşların da yardımı ile belediyeden arsa hibe ettiler ve evi dayayıp döşediler.

Çocuklar çok sevinmiş, hayatları yavaş yavaş düzene girmişti.

Arda artık altı yaşına gelmek üzereydi , annesi saçlarını uzatmış, üzerine elbise giydiriyordu daha. Onu tek başına bir yere göndermiyorlardı. Annesi işteyken ablaları bakıyordu. Bu durumdan sıkılan Arda ablalarından habersiz sokağa çıktı. Erkek çocuklarla oynamak istedi ama onlar”Sen kızsın git kızlarla oyna”diyerek oyuna almadılar.

Buna sinirlenen Arda annesine “Benim bu elbisemi çıkaracaksın, pantolon alacaksın, ayakkabı alacaksın.Bu elbiseyi de çıkaracağım. Ben erkek gibi giyinmek istiyorum”diye bağırdı.

Annesi çarşıya gidip kumaş aldı,bir taraftan Arda’ya pantolon ile gömlek dikiyor bir taraftan da Hayyam ile konuşuyordu.

“Hayyam, Arda altı yaşına giriyor artık. Sünnetini yapalım mı”diye sordu.

Hayyam “Ben de onu düşünüyordum. Saçlarını kestirip, güzel bir sünnet düğünü yapalım oğluma”dedi.

Bunun üzerine komşuları çağırarak hazırlıklara başladılar.

Kocaman bir koç alıp, kurdelesini bağladılar. Sabah kasap gelip, kurbanı kesti ve parmağına batırdığı bir miktar kanı Arda’nın alnına sürdü.

İmam geldi dua okudu. Arda bembeyaz sünnet elbisesinin içinde çok güzel olmuştu.

Kazanlarda çeşit çeşit yemekler pişerken, aşçılar ateşi körükleyerek, ellerinde çopçalarla yemek katıyorlardı.

Arda’nın sünnetini duyan komşulardan biri: “Fesmani, kusura bakma ama merak ettiğim için geldim. Senin kızların var. Kimi sünnet ettireceksiniz”deyince:

 Fesmani “Komşum, ben hamile kalıyordum ama benim erkek çocuklarım düşüyordu. Hayyam ile ben oğlumuz olsun çok istiyorduk. Bir gece rüyamda Ak Sakallı Dede gördüm. Oğlun olacak, yalnız altı yaşına kadar saçlarını kestirmeyecek ve üzerine elbise giydireceksin. Kimseye de söyleme dedi. Rüyayı gördükten bir ay sonra hamile kaldım. O yüzden altı yaşına kadar saçlarını kestirmeyip elbise giydirdim”

Komşusu çok şaşırdı, olanlara inanamadı.

O sırada Arda içeri girdi.

Kadın merakına yenilerek Arda’yı kucaklayarak Arda’nın üzerindeki sünnet elbisesinin eteğini kaldırdı.

Gözlerini kocaman açarak “Ayy, bu gerçekten erkekmiş”diye bağırdı.

Fesmani dışarı çıkıp sünnet yatağını hazırladı. Yatak kar gibi bembeyazdı.

Sünnetten önce yapılacak son bir iş vardı. Davetliler toplanırken, davul zurna eşliğinde berber getirilerek Arda’nın beline kadar uzanan saçlarını kestiler. Daha sonra sünnetçi gelip sünnetini yaptı.

Arda çocuklarla oynamaya gitti

Çocuklar “Aaaaa, kız erkek olmuş”diye onu işaret ediyorlardı ama zamanla onu aralarına alıp oynamaya başladılar.

             OKUL

Arda yedi yaşına gelmiş okula başlayacaktı. Komşusu Fesmani’ye oğlunun küçülen önlüğü ve pantolonunu vermişti. İlk gün Arda onları giyip okula gitmişti.

Öğretmenler Arda’nın kıyafetini görünce okul müdürüne durumu anlattılar. Müdür Arda’yı yanına alıp terziye götürdü. Ölçüleri verip, önlüğün ücretini ödedikten sonra bir mağazaya gidip ayakkabı, pantolon ve çorap aldılar.

Öğretmeni Arda’nın omzuna hafifçe dokunarak “Artık okula rahat gidebilirsin.”dedi. Müdür de gülümseyerek “Bak senin için en iyisini seçtik”diye ekledi. Arda başını salladı. Yüzünde hem şaşkın hem de mutlu bir ifade belirdi.Bir çocuğun dünyasında bu küçük yardım büyük bir güven ve sıcaklık hissi uyandırmıştı.

Arda zeki bir çocuk olsa da okulu sevmiyordu. Öğretmen ders anlatırken o uyuyordu.Bunun üzerine öğretmenler  Fesmani’yi çağırarak “Fesmani kızım bak oğlun uyuyor.”dediler.Fesmani Arda’yı kucaklayarak öğretmenler odasına götürüp yatırdı.

Arda ilkokulu bitirip orta okula başladığında sabahları erkenden kalkıyor, kahvaltısını hızlıca yaptıktan sonra fırından taze simit aldıktan sonra mahallenin dar sokaklarında tezgahını kurup öğlene kadar bir yandan simit satıp bir yandan da mahalledeki insanları selamlıyordu.

“Simiiit, Simiiit.

Taze simit”diye bağırıyor. Yanından geçen komşularına gülümsüyordu. Çocuk yaşına rağmen işini ciddiyetle yapıyor, satıştan kazandığı parayı biriktiriyordu. Bazen aceleyle topunu alıyor, bazen defterini çantasına sıkıştırıyor, öğlene doğru simit tezgahını toplayıp okula yetişiyordu.

Bu sabah yine aynı telaş içinde idi. Sıcacık simitlerin kokusu sokağa yayılıyor Arda’nın yüzünde hafif bir yorgunluk ama aynı zamanda küçük bir gurur ifadesi beliriyordu. İnsanlar ona gülümsüyor, bazıları bir kaç simit alıyor ve her satışta Arda mutluluğunu gizleyemiyordu.

Bir gün okuldan gelince evin ilerisinde boş alanda arkadaşları ile istop oyunu oynuyorlardı.

Ebe olan çocuk o anda “Arda”diye bağırdı ve topu havaya attı. Arda hızla topa uzandı. Parmaklarının ucuyla yakalamaya çalıştı. Arkadaşları geriye çekildi kimisi ellerini havaya kaldırdı, kimisi biraz ileriye zıpladı ama topu tam tutacakken  ayaklarının altındaki toprak hafifçe titredi. Bir an için şaşkınlıkla etrafa baktı, çevresindeki arkadaşlarının da gözleri büyümüş, nefesleri tutulmuştu.

Topun ağırlığını hissettiği elleri bir anda havada donakaldı.

Hafif bir sarsıntı…

Ve o an, oyun birden durakladı.

SİZCE NE OLDU?

 

 

                  DEPREM

Yer birden uğuldadı. Toprak altından gelen uğultu kulaklarını doldurdu. Arda, dizleri hafifçe titreyerek sendeledi ;ayakları zeminde kayıyor, nefesi hızla kesiliyordu. Gökyüzü karardı, taş evler birer birer moloz yığınına dönüşüyordu. Betonarme binalar çatırdıyor, ağır taş bloklar zemine çarpıyor ve yankılanıyordu. Yollar çatladı, derin yarıklar açıldı ;şehir adeta nefesini tutmuş, sessiz bir kabusa gömülmüştü. Toz ve taş kokusu ciğerlerine doluyor, gözlerini yakıyordu, burnunu tıkayan minik toz parçacıkları havada süzülüyordu. Kalbi göğsünde deli gibi çarparken elleri titriyordu.

Arda’nın ailesi balkonda idi. Panik içinde ayağa kalktılar. Evden biri kapıya doğru koştu ama o sırada çamurla sıvanmış bahçe duvarı üzerine devrildi. Arda refleksle öne atıldı, elleri boşlukta havayı kavramaya çalıştı. Çığlıklar kulaklarında çınladı.

“Ayağın…İyi mi? Allah’ım iyi olsun”

Arda çevresine baktı. Düşen taşların sert çarpma sesi, cam kırıklarının çatırdaması ve uzaktan çığlık atan çocukların sesi arasında kayboldu.

Şehrin merkezindeki yatılı okul ile hastahane yanyana idi. Yatakhane sallanıyor, sekiz ranza birbirine çarpıyor ;metalin gıcırtısı ve ahşapın kırılma sesi havada yankılanıyordu. Bir öğrenci kapıya doğru koşarken sıvalar ve taş parçaları havaya savruldu. Karanlık bir gölge gibi kayboldu. Arda’nın yüreği sıkıştı.

“Yetişemedim…Yetişemedim!”

Karanlığın içinde bir ışık belirdi.

Arda dizlerinin üstünde sürünerek ilerledi. Ellerini her uzattığında taş ve molozlara çarpıyor, ciğerlerine dolan toz öksürük krizine yol açıyordu.

Dudakları susuzluktan kururken, gözleri yaşla doluyor, zihninde tek bir düşünce “Ne olacak şimdi? Herkes öldü mü?”

İnsanların feryatları, askeri araçların motor sesleri hepsi bir kaos senfonisi gibiydi.

Günler sonra bir heyet geldi. Zarar tespiti yapıldı. Dozerler yıkıntıları kamyonlarla taşırken sessizlik, kaybolan hayatların yankısıyla dolmuştu.

Depremden sonra Arda’nın İstanbul’daki arkadaşı geldi. Artık hayatın ona ne getireceğini bilmiyordu ama tek bir şeyden emindi o da hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktı.

                 KAÇIŞ

Arda’nın arkadaşı ondan yaşça büyük idi.

Sürekli İstanbul’dan bahsediyordu “İstanbul şöyle güzel İstanbul böyle büyük…

Orada herkes zengin, sokaklar ışıl ışıl.” diyerek İstanbul’u öve öve bitiremedi.

Bir gün heyecanla:

“Gel beraber İstanbul’a kaçalım.”dedi.

Arda önce şaşırdı ama sonra içini bir merak kapladı. Zaten amcasının oğlu da oradaydı. Neden olmasındı ki?

“Olur gidelim. Nasıl olsa amcamın oğlu var orada. Onun yanına gideriz.”dedi.

O gece Arda’nın içi içine sığmadı.

Evde herkes uyuyunca yavaşça kalktı, çekmeceleri karıştırdı.

Amcasının oğlunun adresini bulduğunda kalbi hızla atmaya başladı.

Adresi küçük bir kağıda dikkatlice yazdı:

“Sağmalcılar Kartaltepe Mahallesi

No :100”

Kağıdı cebine koydu, sonra simit satarak kazandığı parayı yanına aldı.

Pencerenin dışındaki karanlığa baktı ;

Rüzgar hafif hafif perdeyi dalgalandırıyordu.

“Belki orada daha iyi bir hayat olur…”diye düşündü.

Sabah olunca iki çocuk, mahalleli uykudayken sokağın köşesinden sessizce yürüyüp çıktılar.

Ne aileleri farketti ne komşular.

Kuş cıvıltılarının arasında, ayakkabılarının sesi bile yankılanıyor gibiydi.

Otogara geldiklerinde kalabalık gözlerini kamaştırdı.

Çantalarını sıkı sıkı tutarak gişeye yöneldiler.

Gişe memuru çocuklara şöyle bir bakıp, kaşlarını kaldırdı.

Çocuklar on oniki yaşlarındaydı.

“Nereye gidiyorsunuz siz?”diye sordu.

Arda hemen cevap verdi “İstanbul’da amcamızın oğlu var. Orada çalışıyor. Biz de işçilere su dağıtacağız.”dedi.

Memur başını iki yana salladı ama çocukların ciddiyetine şaşırdı.

Bilet alın gelin. “dedi.

Bileti alıp ellerinde sıkı sıkı tutarak otobüse bindiler ama giderken onları birisi görse de çocuklar bunu bilmeden otobüse bindiler.

Koltuklarına oturduklarında Arda’nın içini garip bir his kapladı.

Ne tam korkuyor, ne de tamamen cesurdu.

Otobüs hareket ettiğinde pencereden dışarı baktı ;yıkıntılar, çatlamış yollar ve sessiz sokaklar gözlerinin önünden geçiyordu.

Evleri, annesinin sesi, babasının gözleri aklına geldi ama geri dönmedi.

Ertesi gün İstanbul’a indiler.

Camdan dışarı baktıklarında gördükleri bambaşka bir dünyaydı.

Yüksek binalar, korna sesleri, kalabalık, hızla geçen insanlar…

Arda’nın içi ürperdi.

Elindeki kağıda baktı :

“Sağmalcılar Kartaltepe Mahallesi

No :100”

Sora sora minibüse bindiler, Sağmalcılar da indiler.

Oradan geçen birine “Yüz numara nerde?”

Adam camiyi işaret etti.

Caminin arkasına gittiler. Oradan çıkış yoktu.Cemaat dağılırken birine daha sordular.

Adam gülerek “Koskoca helayı görmediniz mi?”dedi.

Arda şaşkınlıkla “Biz onu demiyoruz. Aradığımız evin numarası yüz”dedi.

Ama kimse o adresi bilmiyordu. Evi aradılar ama bulamadılar.

Hava kararmaya başlamıştı, gökyüzü mor ve gri tonlara bürünmeye başladı .

Çocuklar bir köşeye oturup ağlamaya başladılar.

Tam o sırada oradan üç tekerlekli motoruyla bir postacı geçiyordu.

Fren yapıp durdu “Niye ağlıyorsunuz siz ?”diye sordu.

Arda gözyaşlarını silip hıçkıra hıçkıra anlattı“Amcamın oğlunun evini arıyorduk ama bulamadık. Akşam olunca da korkmaya başladık”deyince

Postacı içten bir tebessümle:

“Ben buranın postacısıyım. Hadi binin sizi Sağmalcılar merkez postanesine götüreyim.”diyerek onları Sağmalcılar Merkez Postanesi’ne götürdü.

Oradaki memurlar merakla çocuklara baktılar. Postane müdürü:

 “Oğlum aç mısınız?”diye sordu.

Açlıktan midesi yapışan çocuklar kafalarını salladılar.

Bunun üzerine onlara peynir ekmek ve çay ikram ettiler. Daha sonra ellerindeki adrese götürüp teslim etmek üzere yola çıktılar.

 









Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KALBİMİZDEN DİLİMİZE DÖKÜLEN HİKÂYELER SEÇKİN YAZAR AYŞE KÜÇÜKIŞIK

KALBİMİZDEN DİLİMİZE DÖKÜLEN İNCİLER | SEÇKİN YAZAR AYŞE KÜÇÜKIŞIK