KALBİMİZDEN DİLİMİZE DÖKÜLEN HİKÂYELER SEÇKİN YAZAR AYŞE KÜÇÜKIŞIK



 

KALBİMİZDEN DİLİMİZE DÖKÜLEN HİKAYELER

 

ÖNSÖZ

Kalbimizden Dilimize Dökülen Hikâyeler

Bazı türküler vardır; yalnızca söylenmez, yaşanır.

Bazıları bir insanın gençliğidir, bazıları ömrü, bazıları ise hiç dinmeyen bir acıdır.

Bu kitap, bir ezginin ardında kalan hayatları anlatmak için yazıldı.

Bu satırlarda anlatılanlar ne bütünüyle masaldır ne de kuru bir tarih bilgisidir.

Bunlar, halkın hafızasında taşınan gerçeklerin, ağıtların ve türkülerle mühürlenmiş kaderlerin roman diline dökülmüş hâlidir.

Her bölüm, bir türkünün ilk dizesiyle başlar. Çünkü türkü, hikâyeden önce gelir.

Hikâye, türkünün doğduğu yerdir.

Bu kitapta anlatılanlar;

— yarım kalmış sevdalar,

— kavuşamayan âşıklar,

— gurbet, yoksulluk, iftira ve kaderdir.

Ve sonunda...

her zaman bir türkü kalır.

Bu çalışma; unutulmasın diye,

eksilmesin diye,

bir daha susmasın diye yazıldı.

 AYŞE KÜÇÜKIŞIK 



İÇİNDEKİLER

SUNAM

ÇANAKKALE TÜRKÜSÜ

HEY ONBEŞLİ 

HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI 

SARI GELİN _ERZURUM ÇARŞI PAZAR 

YARİM İSTANBUL’U MESKEN Mİ TUTTUN? 

GÜVERCİN UÇUVERDİ / MİSKET 

HEKİMOĞLU 

YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE EV KURMASINLAR 

ORMANCI 

SUZAN SUZİ 

MERDO 

ZAHİDEM 

AK TAŞ DİYE BELEDİĞİM 

NOT 

Siz hangi türkünün hikâyesini merak ediyorsunuz? Yorum yazın, ben yazayım.



                    







SUNAM
Şafak söktü yine, Sunam uyanmaz,

Hasret çeken gönül derde dayanmaz.

Çağırırım Sunam sesim duyulmaz,

Uyan Sunam uyan derin uykudan…

(Türküden alıntı – Anonim)


Suna Hanım, Fahri Kayhan’ın dünyasıydı.

Sevdiğini gizlemezdi Fahri Bey;

Eşini över, adını her fırsatta ağzında taşırdı.

Suna da onu severdi.

Sakin, derin ve sarsılmaz bir sevgiyle.

Onların aşkı çevrede bilinir,

Gıptayla anılırdı.

Kimse bu evde bir gün şüphenin kapıdan içeri 

gireceğini düşünmezdi.

Birlikte kurdukları hayat çevrede dillere

 destandı.

Aralarına bir gölge düşebileceğine kimse

 ihtimal vermezdi.

Ta ki o hamam günü gelene kadar…

Kadınlar, adet olduğu üzere birlikte hamama gitmişti.

Buharın, suyun ve kahkahanın arasında

Önemsiz sanılan bir ayrıntı,

Birinin gözüne takıldı.

Suna’nın sırtındaki bir ben.


Ve gördüğünü, eve döndüğünde

Kocasına anlattı.

Söz, ağızdan çıktıktan sonra

Artık kimsenin kontrolünde değildi.

Günler sonra Fahri Bey,

Evinin yakınındaki kahvehanede Mustafa Bey’le karşılaştı.

Aralarında eski bir gerginlik vardı.

Ama Mustafa Bey, tartışmayı başka bir yere çekti.

“Sen benimle uğraşacağına,” dedi,

“karına sahip çık.

Ben senin karının sırtındaki beni bile bilirim.”



O an,

Fahri Bey’in içinden bir şey koptu.

Nasıl olurdu?

Suna’nın sırtındaki beni

Bir yabancı nasıl bilebilirdi?

Eve döndüğünde, susturamadı kendini.

Sordu.

Suna’ya her şeyi anlattı.

Suna Hanım şaşkındı.

İncindi.

Ama sakindi.

İhanet etmediğini söyledi.

Yemin etti.

Açıkladı.

Ama şüphe, bir kere kalbe düştü mü

Oradan kolay kolay çıkmazdı.

Fahri Bey değişmeye başladı.

Bakışları soğudu.

Sözleri kısaldı.

Sevgi, yerini mesafeye bıraktı.

O akşam,

Büyük bir tartışma çıktı.

Fahri Bey evden çıktı.

Geceyi dışarıda geçirdi.

Sabah döndüğünde, şafak söküyordu.

Evde bir sessizlik vardı ama bu sefer başka türlü…

Suna Hanım, yaşamını yitirmişti.

Şafak gerçekten de sökmüştü.

Ama o sabah, güneş hiçbir yere yetişememişti.

Yanında bir mektup vardı.

“Kusura bakmayın Beyim.

Şüphelerinizin nedenini uzun zamandır

 biliyordum.

Adımı temize çıkarmanın başka bir yolunu

bulamadım.

Şunu unutma…

Ben seni asla aldatmadım.”

Fahri Bey,

Elleri titreyerek ipi çözdü.

Ama zaman, bir kez geçince geri dönmezdi.

O an kelimeler bitti.

Gözyaşı yetmedi.

Bağlamayı eline aldı.

“Çağırırım Sunam …” dedi. 

Sesi evin duvarlarında kayboldu.

Duyulmadı.
“Uyan Sunam uyan…”


Ama bazı uykulara ses yetmezdi.

O ağıt,

O sabah doğdu.

Sunam Türküsü,

Bir kadının masumiyetinin

Ve bir adamın geç kalmış pişmanlığının sesidir.

Bugün söylendiğinde,

Sadece bir ezgi duyulmaz.

Bir şüphenin nelere mal olduğunu anlatır.

Sunam, bir türküden fazlasıdır.

Geç kalınmış bir güvenin
geri dönmeyen sevdanın adıdır.






SUNAM TÜRKÜSÜ (ANONİM)

Şafak söktü yine Sunam uyanmaz,

Hasret çeken gönül derde dayanmaz.

Çağırırım Sunam sesim duyulmaz,

Uyan Sunam uyan derin uykudan



NOT 
Bu, “Kalbimizden Dilimize Dökülen Hikâyeler” serimizin ilk yazısı.
Bir sonraki türkü için seçiminizi yorumlarda bekliyorum.




ÇANAKKALE TÜRKÜSÜ – Bir Vatanın Ağıdı
Bazı türküler vardır,
tek bir yüreğin değil,
bir milletin suskunluğunu anlatır.
Çanakkale Türküsü,
bir cephede kalan gençliğin,
yarım kalan sevdaların,
anasına kavuşamayan oğulların sesidir.
Bu türküde sadece ölüm yoktur;
bekleyiş vardır,
umut vardır,
ve geri dönmeyecek olanların sessizliği…
Her dizesinde bir annenin duası,
her ezgisinde toprağa düşen bir can saklıdır.
O yüzden bu türkü söylendiğinde
insanın sesi değil,
yüreği titrer.
Bu hikâye,
bir destanı anlatmaz yalnızca;
bedelini ömürlerle ödemiş
bir vatanın hatırlatmasıdır.


1914 sonbaharında bir sabah, Seyfullah güneşin ilk ışıklarıyla birlikte Çanakkale Sultanisinin avlusunda tek başına yürüyordu. Güneşin ilk ışıkları taş duvarların arasından süzülüyor, avlunun zeminine altın sarısı lekeler bırakıyordu. Sabah serinliği henüz dağılmamıştı ama havada başka bir ağırlık vardı. Yaklaşan bir şeyin sessizliği…
Kalbi hem heyecan hem de korku ile doluydu. Sokaklardan geçen askerlerin ayak sesleri, nal seslerine karışıyor; marşlar rüzgarla birlikte okulun avlusuna kadar ulaşıyordu. Seyfullah her adımda duruyor, dinliyordu ve kulağında durmadan aynı türkü çınlıyordu.
“Çanakkale içinde aynalı çarşı…”
Sözler küçük kalbine ağır geliyordu. Henüz on bir yaşındaydı. Ama gözlerinde, çocukluğuna sığmayacak kadar büyük bir gölge vardı. Küçücük bedeninde, koca bir ülkenin kaygısını taşıyordu sanki.
Durdu.
Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Bulutlar ağır ağır ilerliyordu.
İçinde bir şey düğümlendi.
Kalemi eline aldı.
Masaya oturdu, titreyen parmaklarıyla annesine mektup yazmaya başladı.
Kardeşlerine…Evine…
“Anneciğim, kısa zaman önce sokaklardan askerler geçmeye başladı. Kimileri at sırtında, kimileri develerle. Top arabaları mekkareler onlara eşlik ediyor. Savaş çıkacağını söylediler. İngiliz ve Fransız gemilerinin boğazda dolaştığını duyduk. Yakında İstanbul’a gideceğiz, ama ben bunu göremeyeceğim. Oysa görmek isterdim. Sonunda size kavuşacağımı biliyorum.”

Kalemi yavaşça indirdi, elleri titrerken derin bir nefes aldı. Etraf sessizleşmişti; rüzgar eski taş duvarların üzerinden esiyor, savaşın yaklaşan ayazını hissettiriyordu.
Mektubun sonuna geldi:
“Babamın ve siz anneciğimin ellerinden öperim. Kardeşlerime selam ederim. Oğlunuz Seyfullah.”
Mektubu zarfa yerleştirdi, masanın üstüne bıraktı. Gözleri uzaklarda askerlerin yürüdüğü çarşıya takıldı. O an, türkü bir kez daha yankılandı kulaklarında. Her notasında hem gurur hem de korku.
Her kelimede bir annenin yüreği, bir çocuğun masumiyeti ve bir ülkenin kaderi…
O türkü artık yalnızca ezgi değildi.
Savaşın, ayrılığın ve gençliğin yarım kalışının sesiydi.





ÇANAKKALE TÜRKÜSÜ (ANONİM)

Çanakkale Türküsü, savaşın acılarını ve
kahramanlıklarını anlatan etkileyici sözlere sahiptir.

İşte türkünün en bilinen dizeleri:

Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah


NOT 
Çanakkale Türküsü, bir milletin yüreğinin sesi…
Bir sonraki türkü için seçiminizi yorumlarda bekliyorum.








HEY ON BEŞLİ
(Halil ile Hediye’nin Hikâyesi)
Hey onbeşli, onbeşli
Tokat yolları taşlı...
(Türküden alıntı – Anonim)


Halil, askere gideceği sabah kapının eşiğinde durdu.
Annesi, oğlunun sırtını son kez düzeltti. Eli titriyordu.
Hediye, biraz geride duruyordu. Ne ağlayabiliyor ne konuşabiliyordu.
Dili tutulmuş gibiydi.

Halil başını kaldırıp köy yoluna baktı.
Taşlı, uzun, dönüşü belirsiz bir yoldu bu.
— “Ağlama,” dedi Hediye’ye,
sesi güçlü çıkmaya çalışsa da boğazı düğümlenmişti.
— “Ben gönüllü gidiyorum. Döneceğim.”
Hediye başını salladı.
Gözlerinden yaşlar süzüldü ama sesini çıkarmadı.
İçinden geçenleri kimse duymadı:
“Gitme diyemiyorum…
Gidersen başıma ne gelir bilmiyorum.
Kal dersen, vatan diyorsun.
Susuyorum Halil…
Ama içimde bir şey kopuyor.”
O gün köyden çok genç gitti.
On beşlilerdi hepsi.
Türkü, daha yolun başında dudaklara döküldü:
Hey on beşli on beşli,
Tokat yolları taşlı…
CEPHE – HALİL
Cephede gece uzundu.
Top sesleri susmazdı.
Halil, sırtını siperin duvarına dayayıp gökyüzüne bakardı.
“Hediye şimdi ne yapıyordur?” diye düşünürdü.
“Anam hâlâ sağ mı?”
Bir sabah gelen haberle dünyası yıkıldı.
Annesi, Rum çeteciler tarafından öldürülmüştü.
Halil dizlerinin üstüne çöktü.
Toprağı avuçladı.
Gözünden yaş akmadı.
İçine aktı.
O günden sonra cephedeki her adımı
biraz daha ağır attı.
Ama geri dönmeyi düşünmedi.


KÖY – HEDİYE
Halil cephedeyken,
köyde hayat Hediye için durdu.
Bir gece kapılar kırıldı.
Çığlıklar karanlığı yardı.
Hediye kaçırıldı.
Günler geçti.
Aylar geçti.
Kimse sormadı.
Kimse aramadı.
Hediye, yaşadıklarını kimseye anlatmadı.
Anlatsa da duyulmayacağını biliyordu.
“Halil bilse…” diye düşündü.
“Bilse de inanır mı?”
Bir süre sonra serbest bırakıldı.
Köye döndüğünde herkes susuyordu.
Ama bakışlar konuşuyordu.

YANLIŞ ANLAMA
Halil savaştan döndüğünde
köyde onu bir sessizlik karşıladı.
Annesi yoktu.
Hediye vardı…
Ama eski Hediye değildi.
Duydukları, gördükleri, fısıltılar…
Hepsi zihninde tek bir şüpheye dönüştü.
Hediye konuşmak istedi.
Halil dinlemedi.
— “Bana acıyarak bakma,” dedi Halil.
— “Ben cephedeyken sen…”
Hediye’nin içi yandı.
Ama yine susmayı seçti.
“Anlatsam…
İnansa…
Ama kelimeler yetmez Halil.
Bazen gerçek bile yetmez.”


TÜRKÜYE DÖNÜŞEN AYRILIK
Kavuşamadılar.
Ne cephe ayırdı onları, ne yollar…
Bir yanlış anlama ayırdı.
Türkü, işte orada doğdu.
Aslan yârim kız senin adın Hediye,
Ben dolandım sen de dolan gel beriye…
Ama kimse dönmedi.
“Hey On Beşli”,
bir savaş türküsü değildir sadece.
Bu türkü,
suskun kalan bir kızın
ve yanlış anlayan bir gencin
ortak ağıtıdır.
Bazı insanlar savaşta ölür,
bazıları döner…
Ama bazıları
anlaşılamadığı için kaybolur.
Hediye sustu.
Halil sustu.
Türkü konuştu.



HEY ON BEŞLİ / HALİL _HEDİYE (ANONİM)
Hey onbeşli on beşli
Tokat yolları taşlı
On beşliler geliyor
Kızların gözü yaşlı 

NOT
Şimdi sıra sizde:
Hangi türkünün hikâyesini okumak istersiniz?







 

HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI

 

„Bazı türküler bir insanın ömrüdür.

 Bu hikâye, bir türkünün doğduğu yerdir.”

 Komşu kapıları birbirine bakardı.

 Aynı sokakta büyümüşlerdi. Daha yürümeyi yeni öğrenirken,

 beşiklerinin ipleri birbirine bağlanmıştı. “Bunlar büyüyünce evlenecek” denmişti; kimse itiraz etmemişti. Çünkü bu topraklarda

söz, yazıdan önce gelirdi. 

Genç, askere giderken cebinde bir fotoğraf taşıyordu.

 Sözlüsünün siyah beyaz bir resmi…

 Gözleri utangaç, bakışı yarım kalmış bir gülüş gibi.

 Askerdeyken öksürük başladı önce.

 Sonra geceleri ter.

 Göğsünde ağırlık…

 Verem dediler.

 “Temiz hava alacak” dediler.

 Hava değişimi verdiler.

 Yozgat’a, Akdağmadeni’ne döndü.

 Ama döndüğü ev, bıraktığı ev değildi.

 Kapılar yarım açıldı, yüzler tam bakmadı.

 Sözlüsünün ailesi, hasta genci görmek istemedi.

 “Yazık kıza” dediler.

 “Hastalığı geçmezse ömür boyu çeker.”

 Kızın adını bile anmadılar onun yanında.

 Oysa kız, her sabah evin arkasındaki duvara yaslanıp yolu dinliyordu.

 Ayak sesi duyarım diye.

 Duymadı.

 Tedavi için İstanbul’a götürdüler genci.

 Koskoca şehir, ona bir hastane penceresinden ibaretti artık.

 Pencerenin önünde bir incir ağacı vardı.

 Dallarını duvara yaslamıştı; sanki o da içeri girmek ister gibiydi.

 Genç, her sabah o ağaca baktı.

 Yapraklarının rüzgârla titremesini izledi.

 Kendi ömrünü sayar gibi…

 İşte o pencerede, sesi içinden taştı.

 Türkü oldu.

 Söylerken iyileşeceğini sanmadı; sadece içindekini dışarı bırakmak istedi.

 

Hastane önünde incir ağacı,

 Doktor bulamadı bana ilacı…


 Doktorlar geldi geçti.

 Baştabip baktı, sustu.

 Gencin gözleri her geçen gün biraz daha sılaya döndü.

 

Mezarımı kazın bayıra düze,

 Yönümü çevirin sıladan yüze…

 

En çok da onu yaktı bu:

 Sevdiğini son kez görememek.

 Bir mendil, bir ses, bir veda bile yoktu.

 

Benden selam söyleyin sevdiğim gıza,

 Başına koysun karalar bağlasın…

 

Ölüm sessiz geldi.

 Ne bağırdı ne çağırdı.

 Bir sabah incir ağacının yaprakları kıpırdarken, o gözlerini kapadı.

 Ailesi cenazeyi Yozgat’a getiremedi.

 Yol uzundu, para yoktu, zaman yoktu.

 Genç, İstanbul’da kaldı.

 Gurbette.

 

Gurbet elde kaldım diye ağlasın…

 Ama türkü kaldı.

 

Bir hastane penceresinden, bir incir ağacından, yarım kalmış bir

sevgiden doğan türkü…

Ve hâlâ söylenirken,

 Bir yerlerde bir genç kız başını eğiyor.

 Sebebini bilmeden.

 

HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI (ANONİM)

Hastane önünde incir ağacı

Doktor bulamadı buna ilâcı. 


                       



SARI GELİN _ERZURUM ÇARŞI PAZAR

.Erzurum çarşı Pazar, leylim aman aman

Leylim aman aman, leylim aman aman suna yârim.

İçinde bir kız gezer oy nenen ölsün, sarı gelin aman

Sarı gelin aman, sarı gelin aman suna YÂRİM

(Türküden alıntı – Anonim)


Erzurum çarşısı sabahın ilk ışıklarıyla uyanmıştı. Kar taneleri taşların arasına düşüyor, sokaklarda aceleyle alışveriş yapan insanlar birbirine çarpıyor, çocuklar kardan toplar fırlatıyordu. Ama çarşının telaşı içinde Mehmet’in yüreği sadece bir kişiye aitti: Sarışın, ince belli, gözleri gökyüzü kadar derin Suna’ya…

"Leylim aman aman… Leylim aman aman… Suna yârim…"

Delikanlının adı Mehmet'ti. Gözleri kızın her hareketinde, her gülüşünde parlıyordu. İçinde öyle bir aşk vardı ki; kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu ama Suna’ya duygularını açıkça söyleyemiyordu.

Suna Kıpçak beyin kızıydı, Kıpçak bey de Mehmet’in Suna’nın peşine düşmemesi için elinden geleni yapıyordu.

Suna, çarşının köşesinde elinde sepetiyle yürüyordu. Gözleri Mehmet’in üzerindeydi, ama göz göze gelmek bir damla cesaret kadar bile mümkün değildi. İçinde fısıldıyordu:

"Ah Mehmet, beni sevdiğini biliyorum… Ama bunu herkes duyarsa… "

Günler geçtikçe, Mehmet’in İçindeki ateş büyüyerek aşkı sabır sınırını aşıyordu. Her mırıldanışı, her bakışı bir isyan, bir dilek hâline gelmişti. Artık sadece geceleri köşelerde mırıldanmak yetmiyordu; Suna’ya kavuşmak, onu yanında taşımak istiyordu.

Bir gece, karanlık çöktüğünde ve herkes evine çekildiğinde, Mehmet sessizce Suna’nın kapısını çaldı. Suna’nın gözleri korku ve heyecanla doluydu.

"Mehmet… Bunu yaparsak…"

"Biliyorum… Ama seni bırakmak… bunu asla göze alamam!"

Sessiz bir anlaşma yapıldı. Mehmet ve Suna, kimsenin görmediği bir patikadan kaçarak çarşıyı ve şehrin kalabalığını artlarında bıraktılar. Fakat peşlerinden Kıpçak Bey’in adamları düştü. Karla kaplı vadiler, dağ yolları, gece sessizliği…

Her adımda tehlike büyüyordu. Mehmet’in yüreği Suna için atıyor, Suna’nın gözlerinden ise yaşlar akıyordu.

Bir sabah, adamlar onları bir vadide yakaladı. Mehmet’i acımasızca yere serdiler. Suna’nın çığlıkları vadide yankılandı, rüzgar onun sesini uzak dağlara taşıdı:

"Mehmet, gitme! Bırakma beni!"

Ama artık hiçbir güç, kaderi değiştiremezdi. Mehmet, o soğuk vadide hayata veda etti. Suna, gözyaşlarıyla sevgilisinin son bakışlarını zihnine kazıdı.

O günden sonra, Erzurum halkı bu trajik aşkı türkülerle, ağıtlarla anlattı:

"Sarı gelin aman, sarı gelin aman, Suna yârim…

Elinde divit kalem, leylim aman aman…

Katlime ferman yazar, ay nenen ölsün, sarı gelin aman…"

Bu hikâye, aşkın cesareti, gençliğin kırılganlığı ve yitirilen bir sevdanın simgesi olarak halkın dilinde yaşamaya devam etti. Her mısra, kaybedilen umutların, kavuşamayan gönüllerin ve yitip giden hayatların sesi oldu.




SARI GELİN _ERZURUM ÇARŞI PAZAR (ANONİM)

Erzurum çarşı pazar, leylim aman aman

Leylim aman aman, leylim aman aman suna yârim

İçinde bir kız gezer oy nenen ölsün, sarı gelin aman

Sarı gelin aman, sarı gelin aman suna yârim


       

                         NOT 

Sarı Gelin, yalnızca bir türkü değil; Erzurum’un taş sokaklarında filizlenen, kavuşamayan bir sevdanın hafızasıdır.

Bu anlatı, anonim türkünün dizelerinden ilhamla kurgulanmış bir hikâyeleştirmedir.

Aşkın cesaretiyle, törenin sertliği arasında sıkışmış iki yüreğin sesidir.

✍️AYŞE KÜÇÜKIŞIK 

 



YÂRİM İSTANBUL’U MESKEN Mİ TUTTUN?

 Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun?

 Gördün güzelleri beni unuttun.

 (Türküden alıntı – Anonim)

 

 

Evin avlusuna sabah erken inerdi gelin.

Toprak daha uyanmamışken, o çoktan uyanmış olurdu.

Çünkü bazı uykular insanı dinlendirmezdi. Yalnızca gecenin yükünü sabaha taşırdı.

Elindeki bakır ibrikten su dökerken, gözleri hep yolun başına kayardı.

O yol…

Yedi yıldır aynıydı.

Ne daralmıştı ne genişlemiş.

Sadece umudu eksilmişti.

Kocası gittiğinde henüz gençti.

Elinin hamuru kurumamış, saçının örgüsü bozulmamıştı.

“Gurbet kısa sürer,” demişti adam.

“Bir iki yıl, sonra dönerim.”

İstanbul…

O kelime evin içine ilk kez girdiğinde, gelinin yüreğine bir soğuk düşmüştü.

Gitmek vardı.

Ama ya dönmemek?

Kayınvalidesi o gün sessizdi.

Kayınpederi gözlerini kaçırıyordu.

Kimse yüksek sesle söylemedi ama herkes biliyordu:

Bu gidiş uzun sürecekti.

İlk yıl bir mektup geldi.

Sonra bir tane daha.

Üçüncü yılda kelimeler kısaldı.

Beşinci yılda sessizlik başladı.

Gelin, her sabah ekmek yoğurdu.

Her akşam sofrayı kurdu.

Evin işini gördü, büyüklerin sözünü dinledi.

Ama kimse onun içini sormadı.

“Sabret,” dediler.

“Sabrın sonu selamet.”

O ise geceleri sabrın sonunun unutulmak olduğunu öğreniyordu.

Yastığa başını koyduğunda, İstanbul’u düşünüyordu.

O şehrin sokaklarını hiç görmemişti ama orada güzeller olduğunu biliyordu.

İnsan bilmediği yerden de korkabilirdi.

Bir gece fısıltıyla konuştu karanlığa:

“Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun?”

Cevap gelmedi.

Ertesi gün çeşme başında komşu kadınların bakışlarını fark etti.

Bakışlar bazen sözden ağırdı.

Başını eğdi.

Çünkü insan bekledikçe, utanmayı da öğreniyordu.

Altıncı yıl…

Bahçedeki fidan meyve verdi.

O fidanı birlikte dikmişlerdi.

Adam kazmayı tutmuş, kadın toprağı avucuyla bastırmıştı.

Gelin, o gün ağacın altında uzun süre durdu.

Meyveye baktı.

Kendi gençliğine baktı.

Geçip giden zamana baktı.

Ve içinden bir şey koptu.

Artık mektup yazmak istemiyordu.

Çünkü yazacak söz kalmamıştı.

“Gayrı dayanacak özüm kalmadı…”

Bu bir sitem değildi artık.

Bu bir itiraftı.

Yedinci yılın sonunda, köye dönenleri gördü.

Onunla gidenler gelmişti.

Kimi sakal bırakmış, kimi kamburlaşmıştı.

Ama gelmişlerdi.

Gelmemiş olan tek kişi vardı.

O akşam, evin bir köşesine oturdu.

İlk kez yüksek sesle konuştu:

“Ben köle miyim?”

O soru evin duvarlarına çarptı.

Cevap yine gelmedi.

İşte o gece türkü doğdu.

Bir kadının beklemekten yorulmuş yüreğinden,

Bir evin içinde sessizce çürüyen hayattan,

Gurbetin cephe gerisinde açtığı yaradan…

Türkü, ağlamak için değil, 

Var olduğunu ispatlamak için söylendi.

 

 

YÂRİM İSTANBUL’U MESKEN Mİ TUTTUN (Anonim)

 

Yârim İstanbul’u mesken mi tuttun aman

Gördün güzelleri beni unuttun yar yar

Sılaya gelmeye yemin mi ettin aman

Gayrı dayanacak özüm kalmadı yar yar

Mektuba yazacak sözüm kalmadı yar yar










GÜVERCİN UÇUVERDİ _MİSKET

Güvercin uçuverdi

Kanadın açıverdi

(Ben yandım anam)

Misket, bir oyun taşı değildi.

Ankara’nın toprağında kök salmış, küçük kırmızı elmalar veren bir ağaçtı.

Ama asıl meyvesi, bir sevdaydı.

Hayriye, her sabah gün daha dağların ardından çekilmeden, misket ağacına tırmanırdı. Dallarına tutunur, rüzgârı yüzünde hisseder, gözlerini yola dikerdi. O yol, Osman Efe’nin yoluydu. Ne zaman görüneceğini bilmezdi ama beklemekten hiç vazgeçmezdi. Beklemek, Hayriye’nin kaderi olmuştu.

Osman Efe, onu hep orada gördüğü için Hayriye’ye kendi dilince bir ad verdi.

“Misket…” derdi.

O günden sonra Hayriye’nin adı, Osman Efe’nin gönlünde misket oldu.

Ama sevda her zaman iki yürekle tamamlanmazdı.

Zamanın ağalarından Kır Ağa, Misket’i gözüne kestirmişti. Güzelliği kadar sessizliğine de tutulmuştu. Haber saldı babasına. Malı, mülkü, sözü vardı. Misket’in babası için bu evlilik bir yükselişti.

“Ağaya kız vermek, baht açıklığıdır,” dedi.

Ve kararı verdi.

Misket duyduğunda dizlerinin bağı çözüldü.

“Ölürüm de evlenmem,” dedi.

Ağladı. Direndi. Ama sözü duvarlara çarpıp geri döndü.

O gece Osman Efe’ye gitti. Gözleri yaşlı, sesi titrek anlattı her şeyi.

Osman Efe deliye döndü. Gururu ayağa kalktı. Kır Ağa’ya haber gönderdi:

“Kendisini sever, mert bilirdim. Yolumdan çekilsin. Sevdiğime yan gözle bakmasın.”

Kır Ağa’nın cevabı sert oldu:

“Dünkü çocuk bana kafa tutuyor demek… Kendine güveniyorsa karşıma çıksın.”

Gün belirlendi. Yer belirlendi.

Bıçaklar çekildi.

Osman Efe gençti, atikti, gözü karaydı. Kavgada Kır Ağa’yı zorladı. Kan ter içinde kaldılar. O an Kır Ağa durdu. Bıçağını indirdi. Delikanlıya baktı ve dedi ki:

“Benimle böylesine boy ölçüşen yiğide kıyamam. Koç olacak kuzuya bıçak çekilmez. Vur bıçağını bağrıma. Misket senin olsun.”

Osman Efe’nin eli titredi.

Bıçağı yere attı.

Koştu, Kır Ağa’nın ellerine sarıldı.

Ama misket ağacının tepesinde bekleyen Misket, bu anı göremedi.

Kalabalığı gördü.

Önde Kır Ağa’yı gördü.

Osman Efe yoktu.

Bir anlık karanlık çöktü içine.

“Öldürdüler…” diye geçirdi içinden.

Dizleri çözüldü.

Duaları yarım kaldı.

Misket ağacından aşağı düştü.

Toprak, onu sessizce bağrına aldı.

Osman Efe, Misket’in öldüğünü duyduğunda ne ağladı ne bağırdı. Sadece arkasına bakmadan gitti. O diyarlardan bir daha geçmedi.

Ama sevda orada kaldı.

O günden sonra bilenler, bu hikâyeyi ağıtlara döktü. Dilden dile aktı. Zamanla değişti, eksildi, eklendi. Ama adı kaldı.

Misket Türküsü oldu.



GÜVERCİN UÇUVERDİ _MİSKET (ANONİM)

Güvercin uçuverdi

Kanadın açıverdi

(Ben yandım anam)

El oğlu değil mi (aman aman)

Sevdi de kaçıverdi

A benim hacı yârim

Başımın tacı yârim

Ellere bana acımaz

Sen bari acı yârim










HEKİMOĞLU

Hekimoğlu derler benim aslıma

Aynalı martin yaptırdım da, Nârinim , kendi neslime

Aynalı martin yaptırdım da, Nârinim, kendi neslime



Ordu’nun sisle örtülü dağlarında doğmuştu Hekimoğlu İbrahim. Rüzgâr, çocukluğundan beri onun kaderini fısıldar; taşlı yollar, ona sabrı ve direnci öğretirdi. Yoksulluğun içinden gelmişti ama yüreğinde zengin bir adalet duygusu taşıyordu.
Değirmenin başında geçen sessiz günlerinde, taşların döndükçe çıkardığı uğultu onun düşüncelerine karışırdı. Köylüler ona bakarken yalnızca bir değirmenci görmezdi; bakışlarında haksızlığa boyun eğmeyen bir yiğidin izleri vardı.

O gün değirmenin yolu başka türlü aydınlandı.
Narin geldi.
Güneş, saçlarına takılmış gibiydi. Adımlarında ürkek bir zarafet, gözlerinde saklı bir hüzün vardı. Hekimoğlu onu gördüğü an, kalbinin sessizliği bozuldu. İçinde bir şey koptu; ardından sevdayla yeniden kuruldu.
“Un almaya geldim…” dedi Narin.
Hekimoğlu’nun dili tutuldu. Sözleri sakin, yüreği fırtınalıydı. O an anladı:
Bazı sevdalar söylenmez, yaşanırdı.
Ama kader, bu sevdanın önüne en baştan bir duvar örmüştü. Narin, Kasım Bey’e sözlüydü.

Sevda gizli bir yara gibi büyürken, ihanet sinsice yaklaştı. Yusuf’un fısıltıları, Sefer Ağa’nın sofrasında kurulan bir tuzağa dönüştü. Ziyafet dedikleri şey, Hekimoğlu için ölümle yüz yüze gelmekti.
O sofradan sağ çıktı.
Ama masumiyeti orada kaldı.
Artık eski Hekimoğlu değildi. Geri dönemezdi. Kalbi kırılmış, onuru incinmişti. Dağlar onu çağırıyordu.
Dağlara Yazılan Kader
Yeğeni Alanlı Osman’la birlikte dağlara çıktığında, yalnız değildi. Yanında adaleti, mertliği ve yarım kalmış bir sevdayı taşıyordu.
“Biz mazlumdan yana olacağız,” dedi Osman’a.
“Zalim kim olursa olsun karşısında duracağız.”
Dağlar onun adını ezberledi. Köyler fısıldadı.
Hekimoğlu artık bir eşkıya değil, halkın vicdanıydı. Fakirin kapısını çalan umut, zalimin uykusunu kaçıran korkuydu.

Gecenin karanlığında jandarma köyü sardığında, dağlar bile susmuştu.
Silah sesleri yankılandı.
Atların nalı toprağa vurdu.
Hekimoğlu yaralıydı ama dimdikti.
Kimi der ki atına binip sislerin içinde kayboldu.
Kimi der ki dağların arasında can verdi.
Ama herkes şunda birleşti:
Hekimoğlu ölmedi.
Türküye Dönüşen Yiğit
Onun adı, ağıt oldu.
Türkü oldu.
Dilden dile, yürekten yüreğe aktı.
Dağlarda bir rüzgâr estiğinde, köylüler hâlâ fısıldar:
“Hekimoğlu geliyor…”
Ve Narin’in kalbinde, hiç dinmeyen bir sızı kaldı.


HEKİMOĞLU TÜRKÜSÜ (ANONİM)
Hekimoğlu derler benim aslıma
Aynalı martin yaptırdım da, Nârinim , kendi neslime
Aynalı martin yaptırdım da, Nârinim, kendi neslime

Konaklar yaptırdım mermer direkli
"Hekimoğlu" dediğin de, Nârinim, aslan yürekli
"Hekimoğlu" dediğin de, Nârinim, aslan yürekli








YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE EV KURMASINLAR

 

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar

Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler

Annesinin bir tanesini hor görmesinler

 

 

Eski zamanlarda, Malkara’nın rüzgârı sert ve seri sabahlarında güneş ovaya usulca inerken yüksek tepeler sisin içinden ağır ağır görünürdü. O tepelerin ardında kalan evler kimi zaman mutluluk kimi zaman da hasreti saklardı içinde.

Bu köyde, henüz on beşinde, gözleri hasretle bakan Zeynep adında bir kız yaşardı. Köy onu güzelliğiyle değil, sessizliğiyle tanırdı; çünkü Zeynep’in bakışlarında, daha o yaşta bile sanki uzak yolların hüznü vardı.

Bir gün köyde Ağa’nın düğünü kuruldu. Davullar çalındı, halaylar çekildi, meydanda atlar koşturuldu. Uzak diyarlardan gelen Ali de o gün yarışlara katılan gençlerden biriydi. Atının dizginlerini tutarken, kalbi Zeynep’i gördüğü anda duracak gibi oldu. Bir bakış yetti; Ali’nin gönlü o düğünde Zeynep’e bağlandı.

Kalabalığın arasında saçları omuzlarına dökülen Zeynep’ten gözünü alamadı.

Yanındaki adama eğilerek : “Şu kız kim?”

“Zeynep... Malkara’nın en sessiz kızıdır.”

Ali köyüne döndü ama aklı hep düğündeki uzun saçlı kızda kaldı. Geceleri gözüne uyku girmez, yemeden içmeden kesilmiş bir halde günleri sayardı.

Annesi sorunca : “Anne... Bir kız var, Zeynep. Onu istiyorum. “dedi.

Zeynep’in babasına haber saldı, Zeynep’i istedi. Uzak bir köydendi Ali; Zeynep’in ana babasının içi razı olmadı. Ama kader bazen gönülsüz verilen kararlarda saklıdır.

Annesi Zeynep’e: “Kızım seni Ali’ye verelim mi?” diye sordu.

Zeynep utandı, başını eğdi.

“Kaderimse giderim ana.” derken yüzü al al oldu.

Düğün yapıldı, Zeynep baba ocağından ayrıldı, bilmediği yollara gelin gitti.

Zeynep için asıl düğün, ayrılıkla başladı. Anasından, babasından, çocukluğunun sokaklarından koparıldı. Tam yedi yıl geçti; ne bir yol göründü, ne bir haber geldi. Hasret, Zeynep’in içine işledi. İçinde biriken acıyı türkülere döktü. Düğünlerde söyledi, yalnız kaldığında mırıldandı.

Ali değişmişti. Başta sessizdi, sonra sertleşti. Sevgiyle başlayan suskunluk, zamanla tahammülsüzlüğe dönmüştü.

 

 Zeynep’in içine kapanıklığı, onun gözünde değersizlik oldu. Kimi zaman bir sözle, kimi zaman bir tokatla susturdu onu.

“Ne bu sessizlik? Dilsiz misin sen?”

Zeynep yalnızca yere bakardı.

Hasretini dile dökemeyen Zeynep, onu türküye döktü.

Düğünlerde, gecelerde, bir köşede ince bir ses yükselirdi:

“Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar…”

Dinleyenlerin yüreği burkulurdu ama kimse asıl acıyı bilmezdi.

Zeynep hastalandığında artık sesi kısılmıştı. Yatağa düştü. Köy halkı fısıldaştı:

“Bu kız soluyor…”

Sonunda annesine, babasına haber salındı.

Kapı açıldığında Zeynep gözlerini araladı. Annesini gördü. Yıllardır sakladığı çocukluğu bir anda geri geldi.

“Ana…” dedi sadece.

Annesi dizlerine kapandı, saçlarını okşadı

Zeynep son gücüyle mırıldandı:

“Ben annemi özledim…

Hem annemi hem babamı…”

O türkü yarım kaldı…

Zeynep de.

Ama ardından kalan ağıt, yüzyıllar boyunca dilden dile dolaştı.

Ve her söylendiğinde, bir kızın hasreti, bir annenin ahı, bir memleketin sessizliği duyuldu.

O yüzden derler ya hâlâ:

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar…

Çünkü bazı evler, hasret üzerine kurulunca

İçinde ömür değil, yalnızca türkü büyür.

 

 

YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE EV KURMASINLAR (ANONİM)

Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar

Aşrı aşrı memlekete kız vermesinler

Annesinin bir tanesini hor görmesinler

 

Uçan da kuşlara malum olsun

Ben annemi özledim

Hem annemi hem babamı

Ben köyümü özledim










ORMANCI

Çıktım Belen Kahvesi’ne baktım ovaya, baktım ovaya

Bay Mustafa çağırdı dama oynamaya

Ormancı da gelir gelmez yıkar masayı, yıkar masayı...

Gevenes Mahallesi’nde 1922 yılında dünyaya gelen Mustafa Şahbudak, köyün sayılı ailelerinden birinin oğluydu. Ağa çocuğu olmasına rağmen kibirli değildi; köylüyle oturur kalkar, sözüne güvenilirdi. En yakın arkadaşı ise köyün muhtarı Tevfik Cezayir’di. Aralarında ne makam farkı vardı ne üstünlük… Aynı masada güler, aynı masada susarlardı.

Her akşamüstü, köy kahvesinin önünde dama tahtası kurulur, Mustafa ile Tevfik karşılıklı otururdu. Taşlar sessizce dizilirken kahvehanedekiler oyunu izler, kimi zaman kimin kazanacağından çok, dostluğun ahengine bakarlardı.

1946 yılının Temmuz sıcağı ağırdı. O gün de dama taşları yerini almıştı. Oyunun tam ortasında kapı sertçe açıldı.

“Sarı Memet” dedikleri Orman Memuru Mehmet sendeleyerek içeri girdi. Üzerinden alkol kokusu yükseliyordu. Bir gün önce Çiftlik Mahallesi’nde çıkan yangının evrakları ilçeye ulaştırılmalıydı. Mehmet, bekçiyi istedi.

Ancak o gün Yatağan’a gönderilmesi gereken başka evraklar da vardı: 1946 seçimlerinin sonuçları.

Muhtar Tevfik başını kaldırdı: — Olmaz Mehmet. Seçim evrakı daha acil. Bekçiyi gönderemem.

Söz sertleşti. Sesler yükseldi. — Ayıp ediyorsun Mehmet, dedi muhtar. Müsaade et, oyuna devam edelim.

O an, kahvehanede zaman çatladı.

Ormancı, dama masasına öfkeyle yumruğunu indirdi. Taşlar savruldu. Mustafa Şahbudak, bu saygısızlığa dayanamadı. Yerinden fırladı ve ormancıyı tokatladı.

Köylüler araya girdi. Mehmet’i kahvenin arkasına götürdüler. Ama sarhoşluk susmazdı. Küfürler havada dolaştı. Her söz, Mustafa’nın sabrını biraz daha oydu.

Mustafa ayağa kalktı. — Yeter!

Ormancı kamasını çıkardı. Bir anlık parıltı… Mustafa’nın kolu yarıldı. Kan aktı.

Mustafa korkutmak için belindeki tabancayı çıkardı. — Yapma Mehmet!

Tetiğe bastı. Kurşun yere gitti sanıldı. Ama kader, o gün başka bir yol çizmişti.

Muhtar Tevfik, ikinci kama darbesini engellemek isterken araya girdi. Kurşun ona isabet etti.

Her şey sustu.

Ormancı kaçmaya başladı. Mustafa, durması için bir el daha ateş etti. Kurşun, Mehmet’in arka cebindeki tütün tabakasına denk geldi. Yere düştü ama ölmedi.

Tevfik ise kanlar içindeydi.

İmkânsızlıklar içinde, tahta bir sal üzerinde 23 kilometrelik yol aşılmaya çalışıldı. Muğla Devlet Hastanesi’nde Doktor Veli Bey’in karşısında Mustafa diz çöktü: — Babamın selamı var… Ne olur, onu kurtar.

Doktor başını salladı: — O ölecek… Önce senin kolunu saralım.

Tevfik son gücüyle işaret etti. Mustafa’yı yanına çağırdı. — Ben ölüyorum… Hakkını helal et.

Ve sustu.

Mustafa teslim oldu. Dört yıl ceza aldı. Her gece rüyasında Tevfik vardı. Dostluk, pişmanlık ve bitmeyen bir öfke…

Ormancı Mehmet İn tayin istedi. Köyden gitti. Yıllar sonra emekli oldu, Marmaris’te yaşadı, doksanlı yılların başında öldü.

Mustafa ise cezaevinden çıktıktan sonra Gevenes’e dönemedi. Muğla’ya yerleşti. Ardında kalan dostunun hatırası, ömrü boyunca omzunda bir yük oldu.

Muhtar Tevfik Cezayir, geride 25 yaşında bir eş ve üç çocuk bırakmıştı. Eşi Pembe, bu acıya dayanamadı; birkaç yıl sonra aklını yitirdi. Çocuklar dağıldı; kimi göçtü, kimi köyde kaldı.

Ve bu acı, türküye dönüştü.

Değirmenci Pisili Tahir Usta, yaşananları ezgiye döktü. Bugün düğünlerde söylenen, herkesin diline dolanan Ormancı Türküsü, bir kurşunun değil; bir dostluğun, bir pişmanlığın, bir köyün vicdanının ağıtı oldu.

Mustafa Şahbudak, 28 Mart 2005’te İzmir Ege Üniversitesi Hastanesi’nde, 83 yaşında hayata veda etti.

Ama Ormancı türküsü hâlâ söyleniyor.

Çünkü bazı acılar, mezara sığmaz.

Türkü olur…

Dilden dile dolaşır.



ORMANCI (ANONİM)

Çıktım Belen Kahvesi’ne baktım ovaya, baktım ovaya

Bay Mustafa çağırdı dama oynamaya

Ormancı da gelir gelmez yıkar masayı, yıkar masayı

Söz anlamaz ormancı çekmiş kafayı

Söz anlamaz ormancı çekmiş kafayı

Aman ormancı, canım ormancı







            



 

Bölüm 1: Kırklar Dağı ve Doğum Mucizesi

Diyarbakır’ın taş sokaklarından yükselen sabah güneşi, Dicle Nehri’nin mavi sularına yansıyordu. Nehrin kıyısında yükselen Kırklar Dağı, yüzyıllardır çocuğu olmayan ailelerin dualarına tanıklık etmişti. Halk arasında burası “Kırklar Ziyareti” olarak bilinirdi; burada dilek dileyen, adak adayan aileler umutlarını denemeye gelirdi.

 

Süryani bir aile, uzun yıllar boyunca çocuk sahibi olamamıştı. Son umutlarını Kırklar’a adadılar. Kadın, kırk gün boyunca her gün dağa çıkıp dua etti, adaklar adadı, gözyaşlarını taşlara ve toprağa karıştırdı. Derken mucize gerçekleşti: Kadın hamile kaldı ve ailenin tek çocuğu dünyaya geldi. Sevinçten aile kurbanlar kesti, kutlamalar yaptılar ve kızlarına Suzan, yani Suzi adını verdiler.

 

Her yıl Suzan’ın doğum gününde, aile kızlarını süsler, giydirir ve Kırklar Ziyareti’ne götürür, kurban keserlerdi. Bu gelenek, Suzan’ın hayatının ilk yıllarında hem bir ritüel hem de onun kişiliğinin şekillenmesinde bir öğreti olmuştu.

 

Bölüm 2: Gençlik ve Aşka İlk Adım

Yıllar geçti. Suzan büyüdü, güzelliği dillere destan oldu. Saçları güneşte ışıldıyor, gözleri gökyüzünün mavisini yansıtıyordu. Çevresindekiler onun zarafetini ve naifliğini hayranlıkla izliyordu.

 

Komşu bir Türk ailesinin oğlu Adil, Suzan’ın çocukluk arkadaşıydı. Yakışıklı, saygılı ve mert bir delikanlı olan Adil, yıllardır Suzan’a gizli bir sevgi besliyordu. İkisi de birbirlerine dokunmadan, konuşmadan aşklarını kalplerinde saklıyorlardı. Ama gözleri, bakışları her zaman birbirine konuşuyordu.

 

Doğum günü yaklaşmıştı. Suzan, annesi ve hizmetçileriyle birlikte Kırklar Ziyareti’ne gidecek, kurban kesilecekti. Adil ise peşlerinden sessizce takip ediyordu. Kalbi heyecan ve korku ile çarpıyor, her adımda Suzan’a daha yakın olma umudunu taşıyordu.

 

Bölüm 3: Kırklar Dağı’nda Gizli Buluşma

Dağın ardındaki sessiz patikada Suzan, hizmetçilerin dikkati dağılır da Adil’in yanına geldi. İki genç, ilk kez o an tamamen özgürdü; doğanın sessizliği, kuşların ötüşü ve rüzgârın saçlarını savurması, aşklarının sahnesi olmuştu.

 

Adil, Suzan’a doğru eğildi:
“Artık sana her şeyi söyleyebilirim. Kalbim sadece seninle dolu…”

 

Suzan gözlerindeki parıltıyla yanıtladı:
“Ben de… Ben de seni bekliyordum. Ama annem, evimiz, her şey…”

 

İki genç o anın tadını çıkarmaya çalışıyordu. Eller birbirine dokundu, kalpler aynı ritimde attı ve dünya bir an için sadece onların aşkı ile doldu.

 

Bölüm 4: Ziyaretin Gazabı

Fakat Kırklar Ziyareti bu beraberliği affetmedi. Halk arasında anlatılır ki, kutsal bir güç olan “ziyaret”, gençleri cezalandırdı. Suzan bir anda dengesini kaybetti ve nehir kıyısına doğru sürüklendi. Adil çaresizdi; elleri boş kaldı.

 

Suzan, Dicle Nehri’nde On Gözlü Köprü’nün yakınında boğularak hayatını kaybetti. Adil, sevdiğinin gözleri önünde sulara karıştığını izlerken aklını yitirdi. “Ziyaret çarptı bizi,” diye bağırıyor, Suzan’ın ardından helak oluyordu.

 

Bölüm 5: Türkünün Doğuşu

Hikâyeden geriye, halk arasında söylenen ve nesiller boyunca söylenen şu türkünün sözleri kaldı:

 

“Kırklar dağının düzü,
Ziyaret çarptı bizi.
Kör olasın suzan suzi, suzan suzi, suzan suzi,
Sular apardı bizi.
Köprü altı kapkara,
Suzan gel beni ara
Saçlarıma kumlar doldu, kumlar doldu, kumlar doldu,
Tarak getir sen tara.”

 

Bu türkü, Diyarbakır yöresinde efsaneleşmiş ve Suzan ile Adil’in aşkını, trajedisini ve halkın ortak acısını ölümsüzleştirmiştir.

 


                            MERDO 

Küçük bir Anadolu köyünde, zamanın ağır ve sessiz akışı içinde fakir ve kimsesiz bir genç yaşardı. Adı Merdo’ydu. Henüz on altı yaşındayken yetim kalmış, köyün köhne evlerinde büyümüştü. Her gününü tarlalarda çalışarak, hayatta kalmaya ve kendine bir yer edinmeye çabalayarak geçiriyordu. Ama kalbinde hep bir boşluk vardı; bir eksiklik…
O eksiklik, bir gün köyün pınar başında genç bir kızı gördüğünde tamamen anlam kazandı. Kızın adı bilinmezdi, ama Merdo’nun gözünde o, tüm dünyanın en güzel varlığıydı. İlk bakışta, kalbine işleyen bir ateş gibi sevdayı hissetti. O pınar başında suyun serinliği ve kuşların cıvıltısı arasında, Merdo’nun kalbi bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.
İki genç, uzun süre birbirlerine dokunmadan, sadece uzaktan bakarak ve gözlerle konuşarak aşklarını büyüttüler. Gizli buluşmalar, pınarın ardındaki ağaçların gölgesinde, sessiz ve derindi. Ancak kader onların peşini bırakmayacaktı.
Komşu köyde yaşayan yaşlı ve varlıklı bir adam, kızın güzelliğini duyar duymaz onu istemişti. Aslında yalnızlığını giderecek bir eş arıyordu, ama bu arayışı trajik bir kaderin başlangıcı oldu. Kızın babası, adamın zenginliği karşısında bir çıkış yolu bulamayarak kızını ona verdi. Merdo’nun gözleri gördükçe bulanıyordu, yüreği parçalanıyordu; sevdiği kız artık onun olamazdı, en azından şimdilik.
Ama aşk, ölümsüz bir ateş gibiydi. Merdo, sevdiğini uzaktan da olsa görebilmek için köyler arasında mekik dokuyor, pınar başında ve köprülerde gizlice onun izini sürüyordu. Köyün delisi, Merdo’nun acısını fark etmiş ve birkaç kez onu uyarmıştı: “Geçme, seni öldürecekler!” Ama Merdo, aşkı uğruna tehlikeyi göze aldı ve karşıya geçti. İşte o an, kaderin acı yüzüyle tanıştı.
Bir pusu… Kurşunlar… Ve Merdo yerde yatıyordu. Köyün delisi gözyaşları içinde bağırdı, ağıt yaktı, “Gelme demedim mi, dönme demedim mi?” dizeleri o anın acısını ölümsüzleştirdi. Böyle doğdu “Merdo” türküsü; aşkın, ihanetin, ve kaybın türküsü.
Yıllar geçti, türkünün sözleri dilden dile aktarıldı. Her dizede Merdo’nun yüreği, sevdiği için çektiği acılar ve ölümüne rağmen vazgeçmediği aşkı yankılandı. Bu hikâye, sadece bir aşkı değil, aynı zamanda Anadolu’nun acılı ve dramatik tarihinden izler taşıyan bir destanı da anlatır.






  

ZAHİDE’M TÜRKÜSÜNÜN HİKÂYESİ

Arap Mustafa’nın Yüreği
Orta Hacı Ahmetli köyü, sabahın ilk ışıklarıyla uyanırdı.
Taş evlerin bacalarından ince dumanlar yükselir, tavuklar kümeste telaşla koşturur, köyün dar sokakları yeni bir güne hazırlanırdı.
Ama o sabahların birinde, bu sessizliği bir bebek ağlayışı böldü.
Adını Mustafa koydular.
Fakat köy onu hiçbir zaman bu isimle çağırmadı.
Babası, düğünlerde oynanan “Koca Oyunu”nda hep “Arap” rolünü üstlenirdi.
Bu lakap zamanla aileye yapıştı.
Mustafa da büyürken adını değil, kaderini taşıdı:
Arap Mustafa.
Hayat ona erken davrandı.
Daha çocuk yaşta hem annesini hem babasını kaybetti.
Kimsesizliği, yoksulluğu ve suskunluğu birlikte büyüdü içinde.
Akrabalarının yanında büyüdü ama hiçbir ev ona yuva gibi gelmedi.
Çocuklar oyun oynarken o izlerdi.
Gülüşleri uzaktan duyardı.
İçinde hem bir özlem hem de alışılmış bir yalnızlık vardı.
On yaşına geldiğinde çalışmaya başladı.
Yukarı Hacı Ahmetli köyünde, Hacı Bürozadeler’den Mehmet Ağa’nın yanında…
Toprağı tanıdı.
Terle dost oldu.
Sessizliği öğrendi.
Ama asıl kaderi orada yazıldı.
Zahide…
Ağanın kızı.
Mustafa’nın bakmaya bile cesaret edemediği bir güzellikti.
Onun için Zahide, konuşulmayan bir dua gibiydi.
Bir gün, rüzgârda savrulan başörtüsünü yakalayıp uzattı.
Parmakları değdi.
“Teşekkür ederim Mustafa…” dedi Zahide.
O gülüş…
Mustafa o gülüşü bir ömür unutamadı.
Köy yerinde sınırlar vardı.
Ağanın kızı…
Çiftçi uşağı…
Mustafa bunu biliyordu.
O yüzden sevdi.
Ama söylemedi.
Günler geçti.
Yıllar geçti.
Mustafa büyüdü.
Boylu poslu, ağırbaşlı bir delikanlı oldu.
Ama içindeki çocuk, Zahide’yi her gördüğünde hâlâ susuyordu.
Sabahları erkenden kalkar, tarlaya giderdi.
Ama aklında hep aynı soru olurdu:
Zahide bu sabah ne yapıyor?
Çeşmeye giden yolu ezbere bilirdi.
O yolu uzatırdı.
Belki bir an görürüm diye…
Gözlerini kaçırırdı.
Ama kalbi kaçamazdı.
Yirmi yaşına geldiğinde askere çağrıldı.
Köy meydanında uğurlanırken, kalabalığın içinde Zahide’yi aradı.
Gördü.
Gözleri doluydu sanki.
Mustafa o bakışa bir anlam yükledi.
Belki de yüklemek istedi.
Askerde geceler uzun olurdu.
Yıldızların altında mektuplar yazardı:
“Zahide nasıl?”
“Onu gördün mü?”
“İyi mi?”
Ama hiçbir mektupta onun adını açıkça yazamazdı.
Sonra bir gün…
O mektup geldi.
Zahide evleniyordu.
Düğün bir hafta sonraydı.
Mustafa o an çöktü kaldı.
Bağırmadı.
Ağlamadı.
Sadece sustu.
Ama o sessizlik… kelimelere dönüştü.
Kâğıdı eline aldı.
Yıllardır içinde sakladığı ne varsa döküldü.
Gözyaşı satırlara karıştı.
Ve o gece…
Bir türkü doğdu.
Bu bir aşkın türküsü değildi sadece.
Bu, geç kalmışlığın türküsüydü.
Çünkü Zahide artık başkasının olacaktı.
Ve Mustafa…
Hiçbir zaman onun olmamıştı.
Terhis olup köye döndüğünde her şey değişmişti.
Zahide gelin olmuştu.
Onu bir kez gördü.
Başında yazma…
Boynunda takılar…
Ama yüzünde o eski gülüş yoktu.
Göz göze geldiler.
“Hoş geldin Mustafa…” dedi Zahide.
Mustafa sadece başını eğdi.
“Sen… iyisin değil mi?” dedi.
Zahide sustu.
O sessizlik… her şeydi.
O günden sonra Mustafa konuşmadı.
Sadece söyledi.
Düğünlerde…
Köy odalarında…
Gece ateşlerinin başında…
Hep aynı türkü:
“Zahide’m…”
Bir gece türkü söylerken herkes sustu.
Çünkü bazı türküler…
Dinleyenleri değil, söyleyeni ağlatır.
Zaman geçti.
Yıllar Mustafa’yı yaşlandırdı.
Ama türküsü hep genç kaldı.
Köyden köye yayıldı.
Dilden dile dolaştı.
Artık o sadece bir adam değildi.
Bir ses olmuştu.
Bir acı…
Bir hatıra…
Bir gün sessizce öldü.
Ama türküsü ölmedi.
Bugün hâlâ biri “Zahide’m” dediğinde…
Bir delikanlının söyleyemediği aşk yankılanır.
Ve biz şunu anlarız:
Bazı aşklar kavuşamayınca bitmez…
Türkü olup yaşamaya devam eder.







AK TAŞ DİYE BELEDİĞİM 
O gece köyün üstüne inen sessizlik sıradan değildi.
Rüzgâr esmiyor, köpekler havlamıyor, hatta ocaklardaki ateş bile çıtırtısız yanıyordu. Ay, gökyüzünde büyük ve solgundu. Sanki bir şey bekliyordu.
Beyoğlu’nun konağında ise beşik sallanıyordu.
İkinci gelinin odasından yükselen ninni, avluya yayılıyor, taş duvarlara çarpıp geri dönüyordu.
“Uyusun da büyüsün…”
İlk gelin o sesi kapısının ardından dinliyordu.
Eli, farkında olmadan boş kalan karnının üzerinde geziniyordu. Bir zamanlar orada bir umut vardı. Dualar edilmiş, adaklar adanmış, türbelere gidilmişti. Hekimler nabzını tutmuş, hocalar nefes üflemişti.
Ama kader, ona boş bir rahim vermişti.
O gece ilk kez aynaya baktı.
Yüzü hâlâ gençti. Gözleri hâlâ güzeldi. Ama içinde bir çöküş vardı.
“Ben eksik miyim?” diye sordu kendi aksine.
Ayna cevap vermedi.
Avludan bir bebek kahkahası yükseldi. O kahkaha, genç kadının kalbine saplanan ince bir iğne gibiydi.
Kapıyı açtı.
Soğuk hava yüzüne çarptı. Ama içindeki yangın daha sıcaktı.
Kimseye görünmeden köyün dışına yürüdü. Ay ışığı yolunu beyaza boyuyordu. Her adımında arkasında gölgesi uzuyor, sonra kayboluyordu.
Dağın yamacına geldiğinde durdu.
Orası çocukken oynadığı yerdi. Otların arasında saklanır, gökyüzüne bakardı. Şimdi aynı gökyüzü, ona yabancıydı.
Tam o sırada ayağı bir şeye takıldı.
Yerde bembeyaz bir taş vardı.
Ay ışığında parlıyordu. Sanki oraya konmuş değil de, orada bekliyordu.
Kadın eğildi.
Taşı avuçlarına aldı.
Taş soğuk değildi.
İçinde hafif bir sıcaklık vardı. Nabız gibi… Çok hafif ama hissedilir.
Kadın ürperdi.
“Ak taş diye belediğim…” dedi fısıltıyla.
Sesinin dağa çarpıp geri dönmesini bekledi ama yankı gelmedi.
“Tülbendime doladığım…”
Başındaki tülbendi çözdü. Taşı sardı. Göğsüne bastırdı.
O an kalbinin atışıyla taşın içindeki titreşim bir oldu.
“Bebeksiz oldum divane…” dedi.
Gözlerinden yaş süzüldü. Taşın üzerine düştü.
Bir rüzgâr yükseldi.
Otlar eğildi.
Ay bulutların arkasına çekildi.
Kadın dizlerinin üzerine çöktü.
“Kırşehir’de Hacı Bektaş…”
“Konya’da ulu Mevlâna…”
Adlarını anarken sesi titremedi. Aksine güçlendi.
“Mevlam…” dedi.
“Bu taşa can versin.”
Bir an için zaman durdu.
Dağın içinden bir uğultu geldi. Sanki toprak derin bir nefes aldı. Kadının kucağındaki taş hafifçe ısındı. Kadın gözlerini kapadı.
Kollarını beşik gibi sallamaya başladı.
“Gelsin yavrumun babası…”
“Emzireyim… nenni nenni…”
Ve o an…
Uzakta, köydeki bebek sustu.
Aynı anda, kadının kucağındaki taştan çok hafif bir ses yükseldi. Nefes gibi. İnce, belli belirsiz.
Kadın gözlerini açtı.
Taş hâlâ taştı.
Ama artık ağır değildi.
Sabaha kadar orada oturdu. Ninni söyledi. Dua etti. Ağladı. Güldü.
Sabah olduğunda köylüler onu aramaya çıktı.
Dağın yamacında ne bir iz vardı ne de bir beden.
Sadece otların arasında beyaz bir taş duruyordu.
Taşın üzerinde ıslaklık vardı. Sanki gece boyunca biri onu gözyaşlarıyla yıkamıştı.
O günden sonra köyde söylenen bir türkü yayıldı.
Kim yazdı bilinmez.
Kim yaktı bilinmez.
Ama her söylendiğinde, dinleyenlerin içi ürperir.
Çünkü o türkü yalnızca bir kadının acısı değildir.
O türkü, taşa bile can verecek kadar güçlü bir dileğin türküsüdür.
Ve bazı geceler, ay dolunayken, dağın yamacından hâlâ bir ninni duyulduğu söylenir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ARDA /SEÇKİN YAZAR AYŞE KÜÇÜKIŞIK

KALBİMİZDEN DİLİMİZE DÖKÜLEN İNCİLER | SEÇKİN YAZAR AYŞE KÜÇÜKIŞIK